ISSN: 1302-2636 | E-ISSN: 2757-668X
Journal of Design+Theory - Tasarım Kuram: 17 (33)
Volume: 17  Issue: 33 - 2021
1.Cover

Page I

2.Editorial Board

Pages II - III

3.Contents

Page IV

RESEARCH
4."Place Attachment" in Public Open Spaces: The Case of İzmir-Bostanlı Coastline
Fulya Selçuk, İlknur Türkseven Doğrusoy
doi: 10.14744/tasarimkuram.2021.15010  Pages 1 - 17
Kamusal açık mekânların kullanıcısıyla etkileşime girerek güçlü bağlar kurabilmesi beklenmektedir. Kentsel tasarım projeleri bu bağın kurulmasını ve güçlenmesini sağlayabildiği gibi, var olan bağların zarar görmesine ve yer duygusunun yok olmasına sebep olabilmektedir. Kamusal açık mekânların yeni projelerle geçirdiği dönüşümün kentlilerin yer ile kurduğu ilişkiyi ne yönde etkilediğini anlamak için, bu ilişkileri deşifre edecek yaklaşımların geliştirilmesine ve uygulamalı çalışmaların artmasına ihtiyaç vardır. Çalışma, bu yaklaşımı “Yer Bağlılığı Teorisi” çerçevesinde, “İzmir Deniz” projesiyle yenilenen kıyı mekânlarından biri olan Bostanlı Kıyısı üzerinden geliştirmeyi amaçlamıştır. Kentliler için “yer” olarak anlam taşıdığı tespit edilen kıyı mekânında yeni düzenleme sonrasında kullanıcıların mekânla nasıl bir bağ kurdukları, psikolojik süreçlerin nasıl işlediği ve bu süreçlerde mekânın hangi bileşenlerinin etkili olduğu sorularına yanıt aranmıştır.

Bostanlı Kıyı Düzenlemesi kapsamında tasarlanan “Gün Batımı Terası ve Yaya Köprüsü” projesinin uygulandığı bölgede alan çalışması gerçekleştirilmiş, basit gözlem, yüz yüze görüşme yöntemi ve anket tekniğine başvurulmuştur. Anketin yapılandırılmasında literatürde yer bağlılığını açıklayan ve kullanıcıları, psikolojik süreçleri ve yerin özelliklerini dikkate alan kuramsal model kullanılmıştır. Elde edilen bulgulara göre kamusal açık mekânın kullanıcı gereksinimlerini karşılayacak çeşitlilikte eylem örüntüsüne, dolayısıyla işlevsel değere sahip olduğu, kentlilerin mekânla pozitif bağ kurdukları, psikolojik süreçlerde kentsel mekândaki doğal bileşenlerin daha etkili olduğu, yerin sosyal boyutuyla değer taşıdığı, çalışma alanında yer bağlılığı gelişmiş olmasına rağmen çevrenin kullanıcıları tarafından yeterince bakılıp korunmadığı saptanmıştır. Bu sonuç yer bağlılığının göstergesi kabul edilen davranışsal değişkenleri araştırmada dikkate alınmayan kültürel ve demografik başka faktörlerin etkilemiş olabileceğini ortaya koymaktadır.
Public spaces are expected to interact and tie strongly with their users. Urban design projects can create and strengthen this bond or damage existing ties and destroy sense of place. It is necessary to develop an approach to decipher these relationships and increase the number of applied studies to understand how regeneration projects affects the relationship between citizens and public spaces. The aim of this study is to develop this approach within the framework of “Place Attachment Theory”, on Bostanlı coast which has a sense of place and has been transformed with “İzmir Deniz” project. It was sought to answer the questions of how users connect to space, how psychological processes work and which features of space are effective in these processes.

The field research was taken place in “Bostanlı Footbridge & Sunset Lounge” subproject of “Bostanlı Coastline Urban Design Project”, simple observation and survey techniques were applied. Questionnaire was structured according to theoretical model formed by basic approaches explaining place attachment and considering users, psychological processes and features of place. According to findings, public open space has a variety of actions and functional value to meet the needs of users, citizens have a positive connection with space, natural features are more effective in psychological processes, the place has value with its social dimension and despite place attachment is constructed, the environment is not protected well by its users. This result reveals that other cultural and demographic factors which are not taken into consideration in this study may have influenced the behavioral variables considered as indicators of place attachment.

5.Transformation of Consumption Spaces in Historical City Centers: The Case of Yeldeğirmeni Neighbourhood
Elifcan Duygun, Rifat Gökhan Koçyiğit
doi: 10.14744/tasarimkuram.2021.41103  Pages 18 - 41
Yeldeğirmeni Mahallesi tanınırlığı her geçen gün artan tarihi bir konut bölgesidir. Yerleşimin ortaya çıktığı ilk günden günümüze kozmopolit bir yapıya sahip olmuştur. Türkiye’nin neoliberal ekonomik politikaları benimsediği 2000 yılı sonrasında yoğun bir kentsel hareketlilik altındadır. Yeni kentli gruplar mahalleye gelmekte ve buraya yerleşmektedir. Bunun bir sonucu olarak mahallenin çarşı izini oluşturan Karakolhane Caddesi’nde yeni tüketim mekânları ortaya çıkmaktadır. Bu mekânlar yeni sakinlerin yaşam tarzlarıyla ilişkili tüketim pratiklerini yansıtmaktadır.

Mekân-yer ve zaman teorileri küreselleşmenin etkisiyle mekânın zaman bağlamından koptuğunu aktarmaktadır. Bu anlamda kimlik, tarih ya da ilişkiden arınmış mekânlar ortaya çıkmaktadır. Tüketim mekânları da bu anlamda dünyanın herhangi bir noktasında aynı özellikleri gösteren anlamdan arındırılmış benzer mekânlar haline gelmektedir. Karakolhane Caddesi üzerindeki tüketim mekânları incelendiğinde bu önermeye aykırı düşecek şekilde tüketim mekânları olduğu tespit edilmiştir. Mahallede geleneksel mahalle dokusu içinde bulunan esnaf ve zanaatkarlar ile yeni nesil işletmelere ve alternatif gruplara ait mekânlar bir arada bulunabilmektedir. Bu durum bize Yeldeğirmeni Mahallesi’nde genel teorilerin işaret ettiğinin ötesinde mikro bir model geliştiğini göstermektedir. Araştırmada, Yeldeğirmeni’nin değişen tüketim pratikleri ve yeni kent sakinleri ile ortaya çıkan mekânsal katmanlaşması mekân-yer-zaman ile tüketim teorileri ışığında incelenecektir.
Yeldeğirmeni Neighbourhood where its popularity rises day by day is a historical dwelling zone. It always has cosmopolite social structure. After the 2000s that Turkey had adopted neoliberal economic policies, it is under the effect of urban mobility. New urbanite groups move into the neighbourhood and settle down here. As a result of this, the new consumption spaces had appeared in Karakolhane Street which is the bazaar of the neighbourhood. These spaces represent the consumption practices that are related to the lifestyles of new dwellers.

The theories of space-place and time refer that space breaks away from time context by the effect of globalization, and homogenised. In this sense, the spaces that are free from identity, history and relation emerge. Consumption places are likewise becoming homogeneous spaces, which are purified from the meaning showing the same features at any point in the world. When the consumption spaces in Karakolhane Street is examined, the examples which are against this offering are defined. This situation shows us there is a micro model had occurred in Yeldeğirmeni District beyond the general theories. In the research, the changing consumption practices of Yeldeğirmeni and the spatial stratification emerging with the new city residents will be examined in the light of space-place-time and consumption theories.

6.Importance of Urban Design as Public Policy Within Flexible Planning Systems, Case Study: Nicosia and Belfast
Elda İstillozlu
doi: 10.14744/tasarimkuram.2020.29484  Pages 42 - 64
Ülkelerin hukuk sistemlerine, politik, ekonomik ve kültürel yapılarına bağlı olarak şekillenen planlama sistemleri, temelinde proje bazlı-esnek ve plan bazlı-sıkı (katı) planlama olarak ikiye ayrılmaktadır. İki farklı yaklaşımla gelişen planlamanın, her iki yaklaşımında da çeşitli sorunlarla karşılaşılmıştır (Türk & Özkan, 2012). Sıkı planlama yaklaşımıyla hazırlanan kentsel gelişim/imar planlarında plan kararlarının kentlerin dönüşen, değişen, dinamik yapılarına uymakta ve ihtiyaçlarına cevap vermekte yetersiz kaldığı görülmektedir. Esnek planlama sisteminde ise plan kararlarının yasal olarak bağlayıcı olmaması ve bu kararların mekana yansıtılmasında yetersiz kalması başlıca sorunları oluşturmaktadır.
Mimarlık, şehir planlama ve ilgili diğer disiplinler arasında bir arayüz olarak görev üstlenen kentsel tasarım disiplininin planlamanın sorunlarına çözüm olabileceği öngörülmüştür. Bu noktada beliren bir diğer sorun ise planlamaya bu disiplinin ilkelerinin nasıl entegre edileceğiydi. Bahsedilen entegrasyonun kentsel tasarımı kamusal politika aracı olarak kullanarak sağlanabileceği ortaya konmuştur. Bir diğer deyişle, kentsel tasarım kriterlerinin kamusal politika niteliğinde planlarda yer alması, kentsel tasarımın planlama sistemine entegrasyonunu sağlayacaktır.
Kentlerin gelişiminde yaşanan sorunlara planlamayla çözüm getirme arayışı içerisinde planlamanın eksikliklerinin saptanması, bu eksikliklerin giderilmesinde planlama sistemlerinin yapısal durumlarının incelenmesi, kamusal politikaların planlamanın içindeki yeri ve etkisi, ve bunlara ek olarak da kentsel tasarım niteliklerinin kamusal politika olarak planlamayla entegrasyonunu temelinde barından bu çalışma, esnek planlama sistemini kentlerin gelişmesindeki başarısını sorgulayarak bu sistemlerin uygulandığı iki kentin planlarını incelemektedir.
Planning systems that are shaped by law system, politic, economic and cultural constitutions of the countries, are basically classified in two groups; project based- flexible and plan based-strict planning. There are several problems faced in both planning approaches. Planning decisions within the plans prepared with strict planning approach, are most of the time insufficient in responding the needs of the cities’ dynamic, variable and transformative constitutions. Flexible planning systems, on the other hand, are not legally binding and also insufficient in applying the planning decisions.
It has been proposed that urban design, acting like an interface between urban planning, architecture and other related disciplines, could be solutions for the problems of planning systems. At that point, another problem had appeared, how to integrate the principles of this discipline into planning. It has been put forward that this integration could be provided by using urban design as public policies. In other words, the integration of urban design and urban plans would be provided, when urban design takes place within urban plans as public policies.
This study includes determining shortcomings of planning, investigating planning systems for understanding how to cope with shortcomings, the place and effect of public policies within planning, and also integration of urban design with planning as public policies. In this context, the study analyses urban plans of two cities by examining success of flexible planning systems on their developments.

7.Designing the University Cafeteria with a User Participation Approach
Setenay Karaarslan, Yasemin Erkan Yazıcı
doi: 10.14744/tasarimkuram.2021.05925  Pages 65 - 86
Geleneksel tasarım pratiğinden farklı olarak, mekânların kullanıcı katılımıyla tasarlanması sadece tasarımcının yaratıcılığına dayanmaz, aynı zamanda kullanıcıların ihtiyaç ve istekleriyle de şekillenir. Böyle bir yaklaşım kullanıcının mekânı daha çok benimsemesini ve daha efektif kullanabilmesini sağlar. Böylece mekânda daha önce var olmayan potansiyeller açığa çıkarılabilir. Üniversite mekânları, öğrencilerin eğitim, araştırma ve sosyal etkileşim gibi temel ihtiyaçlarını desteklemek üzere tasarlanmıştır. Bu doğrultuda hangi mekânın nasıl tasarlanacağı konusunda söz sahibi olması gereken kişiler, mekânın ana kullanıcıları olan öğrencilerdir. Yeme-içme, ders çalışma, sohbet etme, dinlenme, eğlenme gibi çoklu eylemleri barındırdığı için alan çalışması olarak üniversite kafeterya mekânı seçilmiştir. Bu bağlamda çalışmanın amacı, İstanbul Kültür Üniversitesi'nin mevcut kafeteryasını öğrenci katılımlı bir yaklaşımla yeniden tasarlamaktır. Çalışmanın alan araştırması bölümü nitel yöntemlere dayalı birbirleri ile ilişkili iki aşamayı içermektedir. İlk aşamada, mekândaki kullanıcı eylemleri gözlemlenmiş, fotoğraflanmış ve mevcut durum analiz edilmiştir. İkinci aşamada kullanıcılarla yarı yapılandırılmış mülakatlar yapılmıştır. Mülakatlarda mekânın birincil kullanıcıları olan İstanbul Kültür Üniversitesi öğrencileri katılımcı rolü ile yer almışlardır. Çalışma sonunda elde edilen bulgular değerlendirilip tasarıma aktarılmıştır.
Unlike the conventional design practice, the design of spaces through user participation, not only relies on the creativity of the designer, but is also shaped by the needs and wishes of the users. Such an approach enables the user to embrace the space and to use it more effectively. Thus, potential that was not apparent before in the space can be revealed. University venues are designed to support the basic needs of the students, such as education, research and social interaction. The people who should have a say about how and which space will be designed in this sense are the students who are the main users of the space. The university cafeteria was selected as the space in this study, as it relates to multiple needs of the students such as eating and drinking, studying, chatting, resting and having fun. In this context, the aim of the study was to redesign the existing cafeteria of Istanbul Kültür University with a student participation approach. The field research of the study includes two interrelated stages based on qualitative methods. In the first stage, the current state of the space was examined through the observations of the space and user actions and photographs. In the second stage, semi-structured interviews were conducted with students. Students of Istanbul Kültür University, who are the primary users of the venue, took part in the interviews as participants. The findings obtained at the end of the study were evaluated and transferred to the design.

8.Historical Development of Accommodation Buildings: 20th Century Balikesir Hotels
Nazlıcan Birinci, Hikmet Eldek Güner
doi: 10.14744/tasarimkuram.2021.75437  Pages 87 - 106
Balıkesir, 20.yy mimarlık mirasının seçkin örneklerine ev sahipliği yapan ve tarihi dokunun izlerinin gözlemlenebildiği bir Cumhuriyet kentidir. Bulunduğu coğrafyada yüzyıllarca yerel bir ticari hareketliliğe sahip olan kentte 19.yy’ın ikinci yarısından sonra kullanılmaya başlanan demiryolu, Balıkesir’in diğer kentlere açılan kapısı olmuş, ticari ilişkiler daha da yaygınlaşmıştır. Cumhuriyet’in ilanından sonra, Balıkesir’de yerel üretim pazarı gelişmiş, sanayi faaliyetleri hız kazanmıştır. İzmir-Bursa ticaret aksı üzerinde konumlanan kentin sanayi ve ticaret yoğunluğuna bağlı olarak ulusal ve uluslararası tanınırlığının sağlandığı bir döneme geçilmiştir. Bu gelişmelerle, imar hareketleri hızlanmış, mimari yapılar fonksiyon açısından çeşitlenmeye başlamıştır. Ticari faaliyetleri destekler nitelikteki 19.yy han ve kervansarayları ile 20.yy konaklama yapıları kent formu içerisinde yer etmiştir.
Çalışmanın amacı, Balıkesir tarihi kent merkezinde yer alan 19.yy ve 20.yy konaklama yapılarını araştırmak ve kent hafızasında yer etmiş nitelikli örnekleri belgelemektir. Çalışma kapsamında tarihi kent merkezi içerisinde yaygın olan konaklama yapılarının tarihsel gelişimi araştırılmıştır. 1980’li yıllara kadar tarihi kent merkezinde inşa edilmiş olan konaklama yapıları, günümüzde fiziksel olarak halen mevcut olanlar ve günümüze ulaşamayanlar olmak üzere iki grupta sınıflandırılmıştır. Yapılar hakkında yapılan araştırmalarda yazılı ve görsel kaynaklardan, uzun yıllar kent merkezinde ticari faaliyetlerde bulunarak söz konusu dönemi bizzat deneyimleyen kent eşrafı ve otel işletmecileri ile yapılan kişisel görüşmelerden, fotoğraf ve kent arşivlerinden faydalanılmıştır.
Balikesir is a Republic city that hosts outstanding examples of 20th century architectural heritage and traces of historical texture can be observed. The railway, which started to be used after the second half of the 19th century in the city, which has a local commercial dynamism for centuries in its geography, became the gateway of Balıkesir to other cities, and commercial relations became more widespread. After the proclamation of the Republic, the local production market developed and industrial activities gained speed in Balikesir. The city, which is located on the Izmir-Bursa trade axis, has entered a period in which national and international recognition was achieved depending on the industry and trade intensity. With these developments, zoning movements have accelerated and architectural structures have started to diversify in terms of function. 19th century inns and caravanserais that support commercial activities and 20th century accommodation buildings are included in the urban form.
The aim of the study is to investigate the 19th and 20th century accommodation buildings in the historical city center of Balıkesir and to document the qualified examples in the memory of the city. Within the scope of the study, the historical development of the accommodation buildings common in the historical city center was investigated. The accommodation buildings built in the historical city center until the 1980s are classified in two groups as those that are still physically present and those that do not survive today. In the researches about the buildings, written and visual sources, personal interviews with the city notables and hotel operators who had been in commercial activities in the city center for many years and experienced the period in person, photographs and city archives were used.

REVIEW ARTICLE
9.The Relation of High Structures with the Urban Texture: Examples of London and Paris
Burcu Ölgen, Saadet Aytıs
doi: 10.14744/tasarimkuram.2020.59389  Pages 107 - 121
Yüksek yapıların konumlanmaları, şehir siluetinde önemli etkiler yaratmakta; kimi zaman da bir şehrin karakteristik silueti yüksek binalar tarafından yaratılmaktadır. Bu siluet, şehrin tarihi yapısı ile yakın ilişki içinde olabildiği gibi şehir dışında da gelişebilmektedir. Londra ve Paris şehirlerinde yüksek yapıların bu iki farklı şekilde geliştiği gözlemlenmiştir. Bu bağlamda iki şehrin yüksek yapılarının kültürel, ekonomik ve politik olarak geliştiği çevrelerin, yapısal ve mekânsal açılardan incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, Londra ve Paris şehirlerinin tarihi gelişimi ve yüksek yapıların bu gelişim içindeki konumları karşılaştırılmıştır. Londra’daki yüksek yapılar tarihi dokuyla iç içe ilerlerlerken, Paris’te şehrin dışında özellikle ayrılmış bir bölgeye yerleşmişlerdir. Bu iki farklı durum, şehir sakinlerinin yaşam tarzlarıyla birlikte gelişmiş, bunun yanında onların üzerinde mekânsal açıdan farklı etkiler oluşturmuştur. Bu bağlamda, yüksek yapıların şehir dokusuyla ilişkisinin incelendiği araştırma kapsamında, iki şehirden seçilmiş birer yüksek yapı örneği ele alınmıştır. Bunlar; Londra’dan The Leadenhall, Paris’ten ise Tour First yapılarıdır. Çalışma sonucunda, iki şehrin birbirinden farklı stratejileri, yüksek binaların konumlarının kentsel dokuda önemli bir role sahip olduğunu ve aynı zamanda şehrin ikonik için alınan kararların politik seçimlere bağlı olduğunu göstermiştir.
The positioning of high structures creates important effects on the city silhouette; even sometimes it is created by them. This silhouette could be in close relationship with the historical regions as well as developing outside the city. It was observed that tall buildings developed in two different ways in London and Paris. This study aims to examine the urban texture of tall building areas in two cities in terms of architectural and urban design aspects. The historical development of London and Paris, and the role of tall buildings in this process were compared. High buildings in London developed alongside with the historical texture, while in Paris they located in an especially reserved area outside the city. These different situations have developed with the city dwellers' lifestyles, as well as created spatially different effects on them. In this context, the relationship of tall buildings with urban fabric is examined, and an example of a high building selected from each city is discussed. These examples are The Leadenhall from London and Tour First from Paris. It was concluded that the locations of the high buildings have an important role in the urban texture, and it also depends on politics to make decisions.

RESEARCH
10.Evaluating the Interaction Properties & Interface Designs of Gesture Recognition Applications Focused on User Experience
Mehmet Sinan Yum
doi: 10.14744/tasarimkuram.2020.88156  Pages 122 - 137
Hizmet sektöründe iletişim amacıyla kullanılan çağdaş teknoloji uygulamaları, iletişim biçimleriyle ilgili değişimlere sebep olmaktadır. İletişimsel hedeflerle etkileşimli sistemlerin kamusal merkezlerde kullanımı, gün geçtikçe yaygınlaşarak ziyaretçilere eğlence odaklı deneyimler sunmaktadır. Etkileşimli sistemler kullanılması tercihinin temel nedeni, eğitici içeriklerin eğlence değeri barındıran biçimlerde sunulmasının yanı sıra merkezlerin marka ve finansal değerini artıran çözümler sağlanmasıyla ilgilidir. Farklı kimliklerde ziyaretçilere hizmetler sunan merkezler, geçirilen vaktin daha değerli algılanması, deneyimin akılda kalıcılığı ve merkezin tekrar ziyaret edilmesi amacıyla çağdaş teknolojiler doğrultusunda faaliyetlere yer vermektedir. Eğitlence tasarımına uygun temalandırma uygulamaları, akvaryumlar, hayvanat bahçeleri ve botanik bahçeler gibi merkezlerde uzay, hayvanlar veya doğa gibi ilgi çeken konulara erişimi kolaylaştırarak oyun benzeri deneyimler sunmaktadır. Genelde merkezlerde tek bir temaya bağlı kalınarak uygulanabilen eğitlence tasarımı, alışveriş merkezlerinde (AVM) belirlenen alanın seçilen konuya ayrılmasıyla yapının benzerlerinden ayrışmasına imkân vermektedir.
Araştırmanın temel amacı, akademik yaklaşımlar ile profesyonel uygulamalar arasında ilişki kurarak saha kaynaklı deneyimlerle ilgili bulguların paylaşılması ve bunlarla bağlantılı literatür temelli değerlendirmelerde bulunulmasıdır. Bu amaçla yazar tarafından gerçekleştirilen sektörel projelerin akademik olarak incelenmesinin iki alan hakkında sağladığı kazanımlar araştırmanın özgün değerini oluşturmaktadır. Kronolojik olarak sunulan projeler, hareket algı teknolojisinin sağladığı etkileşim, mekansal algı, kullanıcı deneyimi ve arayüz özelliklerini açıklamaktadır. Bu bağlamda yazarın yönettiği projeleri konu eden kalitatif araştırma, akademik ve profesyonel alanların entegrasyonu ile disiplinlerarası tasarım yaklaşımları ekseninde kazanımlar sağlanmasını hedeflemektedir.
Among the important effects of technological development in terms of the service sector is the widespread use of interactive systems in public centers such as malls, aquariums and zoos providing entertainment-oriented experiences to visitors. Primary reason of the choice of interactive systems in public areas is to provide educational content through entertaining methods as well as establishing various solutions that increase brand and financial values of centers. Centers with different identities offer services to visitor beneffiting from activities in line with modern technologies in order for the guests to perceive the time spent more preciously, to keep the experience alive and to revisit the center. Theming applications related to edutainment design offers playful experiences by facilitating access to interesting topics such as space, animals or nature. Centers usually benefit from edutainment design for the application of a main theme, meanwhile applications in malls allows the structure to be separated from its counterparts through strategical personalization.
The main purpose of the study is to establish a relationship between academic approaches and professional practices by sharing findings on field-based experiences through process' on
1
literature-based evaluations. Therefore, the gains obtained from the academic examination of the sectoral projects carried out by the author on both areas, constitute the original value of the research. The projects presented chronologically explain the interaction, spatial perception, user experience and interface features provided by gesture recognition technology. In this context, this qualitative research on the projects managed by the author aims to achieve gains centered on interdisciplinary design approaches with the integration of academic and professional fields.

11.Interrogation of User-Designer Communication with Building and Building Facade by Field Survey
Çiğdem Tekin, Başak Gül Durmuş
doi: 10.14744/tasarimkuram.2020.80037  Pages 138 - 162
Kentlerin görsel yüzü olan dış duvarlar, cephe oluşturduğu mekan ve yakın dış çevresi ile iletişim kurmaktadır. Cephe tasarımında; biçim, malzeme, renk, doku, doluluk-boşluk (geçirgenlik) görsel iletişim gücünü belirleyen en önemli dış duvar öğeleridir.
Kentsel dönüşüme bağlı olarak hızlı inşa hareketleri içinde her bölgenin yerleşim potansiyellerine göre farklı biçimlenme yaklaşımları görülmektedir. İstanbul İli Kadıköy İlçesi Bağdat caddesi yakın çevresi de mevcut potansiyelleri gereği hızlı yapı üretiminden en çok etkilenen yerleşim bölgelerinden biridir. Bölgede yapılan ön analizlere göre ölçek olarak yaşanan değişimin yanında, yüksek binaların son on yıl içinde en az bir cephesinin tamamen sağır (kapalı) olarak yapıldığı dikkat çekici bir şekilde gözlenmektedir. Dokuda belirgin olarak hissedilen bu yaklaşımın, binanın yakın çevresinde yaşayan kalıcı kullanıcı, ya da sokağı kullanan geçici kullanıcılar için; aidiyet duygusunu azaltabilme, güvensiz sokak oluşturabilme, iletişimin azalması ile komşuluk ilişkilerinin azaltabilme potansiyellerine sahip olduğu görülmektedir.
Bu çalışmanın hipotezi; yaygınlaşmakta olan bu cephe tasarım yaklaşımının bina yakın çevre kullanıcısı üzerinde etkisinin oran, uyum, geçirgenlik, sosyal statü ve toplumsallık özelliklerinin istatistiksel anlamlı farklılık içermesinin sorgulanmasıdır. Bu amaçla Kadıköy ilçesi Bağdat Caddesi yakın çevresinde belli ölçütlere göre alan ve anket çalışması yapılmıştır. Konut mimarisinde dış cephe tasarımı algı ölçeğine yönelik tanımsal istatistik bilgiler ve çalışmanın hipotezleri doğrultusunda istatistik anlamlı farklılığın sınanmasına yönelik çıkarımlar değerlendirilmiştir.
The external walls, which are the visual faces of the cities, communicate with the space formed by the façade and its immediate surroundings. The most important external wall elements used in façade design that determine the visual communication power are form, material, colour, texture, and occupancy-void (permeability).
Depending on urban transformation in construction movements, it is seen that every region has different approaches for formation applied in line with their settlement potentials. The close vicinity of Bagdat Street in Kadikoy district of İstanbul is also a settlement region which is affected by the existing potentials due to the rapid increase of constructions. According to site pre-analysis, it is observed that at least one façade of high rise building has been constructed as blind (closed) besides the scale alterations in the last ten years. It is found that this approach, which is specifically perceived in the texture, has the potential to reduce the sense of belonging, to create an insecure street, to decrease communication and to decrease neighbourly relations for the permanent user who lives in the close vicinity of the building or temporary users who use the street.
The hypothesis of this study is questioning the effect of this widespread façade design approach on the user of immediate environment on the basis of the fact that whether this effect reveals statistically significant difference in proportion, adaptation, permeability, social status, community features. For that purpose, field and survey works were made in the vicinity of Bagdat Avenue in Kadikoy district according to certain criteria. Descriptive statistical information related to façade design perception in the residential architecture and the inferences on questioning of statistically significant differences based on the hypothesis of this study were evaluated.

12.Reviewing to space focus of experience and narration: Representations of space in the text of Perec and Butor
Pelin Nane
doi: 10.14744/tasarimkuram.2020.57299  Pages 163 - 175
Anlatının ana unsurlarından biri ‘mekân’dır. Kişiler ve olaylar mekân düzleminde birbirlerine temas ederken, mekân metinsel bir temsiliyete kavuşur. Metinde kelimelerle inşa edilen mekân mimari anlamdaki inşanın ötesinde yeni anlamlar kazanır. Bu sebeple edebiyat ve mimarlık disiplinlerinin ortak noktaları mekânı önceleyen tavırları olsa da bu iki disiplinin mekânsal üretimlerinin farklı temsil biçimlerine dönüştüğü görülmektedir. Mimari inşanın sabit, katı ve görselliğin egemen olduğu algılanış biçimine karşı metinsel inşa her okuma deneyiminde yeniden inşa edilirken geçici, esnek ve anlatı odaklıdır.

Çalışma metinsel üretimlerde mekânın deneyim ve anlatı odağında nasıl inşa edildiğini sorgular. Bu sorgulama mekan tasarım disiplinleri için mekanın biçimsel ve matematiksel temsillerinin ötesindeki temsil biçimlerini hatırlatmayı ve metinsel inşadaki duyarlılığı tasarım sürecine dahil etmeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda ‘mekân’ın anlatının omurgası olduğu, mekânda deneyimi ve anlatıyı görünür kılan Michel Butor’un San Marco’nun Betimi (1963) ve George Perec’in Bir Paris Semtinin Tüketilme Denemesi (1975) adlı eserleri incelenmek üzere seçilmiştir. Bu eserlerin seçiminde önemli olan bir diğer unsur ise eserlere konu olan mekânların kurmaca değil gerçekte de var olan mekânlar olmasıdır. Seçili metinlerde ‘mekandaki deneyim ve anlatıyı’ öne çıkaran temsil biçimleri tanımlanarak, bu stratejilerin tasarım sürecine ve tasarım eğitimine ne şekilde dahil olabileceği sorgulanmıştır.
‘Space’ is one of the main elements of the narrative. People and events contact with each other in the space. Space becomes a textual representation. Space constructed with words in the text gains new meanings beyond the architectural construction. For this reason, although literature and architecture disciplines have common points in their attitudes that prioritize space, the spatial productions of these two disciplines turn into different representations. Textual construction is tentative, flexible, and narrative-focused while being reconstructed in every reading experience. But architectural construction is fixed, rigid, and visually dominated.

The study examines how space is built in the focus of experience and narrative in textual productions. This inquiry aims to remind the forms of representation beyond the formal and mathematical representations of space for architecture and to include the sensitivity of textual construction into the design process. In this context, the texts of Michel Butor’s Description of San Marco (1963) and George Perec’s An Attempt at Exhausting a Place in Paris (1975) which is the backbone of the narration and making the experience and narrative visible in the space, were selected for review. Another important factor for the selection of these texts is that the spaces in the texts are not fictional, but real. In the selected texts, the forms of representation that highlight 'experience and narrative in the space' are defined, and how these strategies can be included in the design process and design education is questioned.

13.Pressure of Politics and Capital, Professional Principles and Planners in the Municipalities
Binnur Öktem Ünsal
doi: 10.14744/tasarimkuram.2020.89166  Pages 176 - 190
Türkiye’de şehir plancıları farklı mekânsal ölçeklere ilişkin bütüncül ve parçacıl tüm planların hazırlanması, bu süreçlerde bilimsel analizler, şehircilik ilkeleri ve kamu yararına göre karar vermeye ilişkin temel değerleri ve yeterlilikleri içeren mesleki formasyonla mezun olurlar. Ancak plancılar belediyelerde çalışmaya başladıklarında mesleki değerleri ile politik karar vericilerin demokratik meşruluğu arasındaki ikilemlerle karşı karşıya kalırlar. Araştırmaya göre belediyelerde planlama sürecinde siyaset ile sermaye, siyaset ile vatandaş ve hatta siyaset ile kamu kurumları arasındaki kentsel rant ilişkileri belirleyicidir. Türkiye’de belediyede çalışan plancılardan, büyük bir çoğunluğu rant odaklı olan plan değişiklikleri ve diğer parçacıl planlara ilişkin teklifleri değerlendirmesi ya da hazırlaması beklenmektedir. Belediyelerde çalışan plancılara göre planlamaya ilişkin kararların alınması noktasında plancının etkisi çok sınırlıdır. Planlara ilişkin kararlar teknik ve bilimsel analizlerden ziyade rant odaklı alınmakta, rant ilişkilerini ise siyaset ile sermaye arasında ya da siyaset ile vatandaş arasında geliştirilen patronaj ya da siyasi kayırmacılık ilişkileri belirlemektedir. Belediyelerin sermaye ve yerel halkın baskılarına açık olması plancılar üzerinde büyük baskı yaratmaktadır. Belediyede çalışan plancının görevi siyaset ve sermaye ya da siyaset ile vatandaş arasındaki ilişkiler sonucu alınan kararların teknik olarak çizilmesi ve mevzuatın açığını bularak mevzuata uydurulması olarak görülmektedir. Planların onama aşamasında plancıların söz sahibi olmaması, siyasetçinin kendi fikirlerini plancıların bilimsel yöntemler ve teknik analizler üzerinden geliştirdiği görüşlerden daha üstte görmesi plancıları sık sık meslek ilkeleri ve kamu yararı adına mücadele etmek durumunda bırakmaktadır.
Urban planners in Turkey graduate with a professional formation that includes the preparation of holistic and fragmented plans for different spatial scales, scientific analyzes in these processes, basic values and qualifications related to urbanism principles and decision-making according to the public interest. However, public sector planners face dilemmas between their professional values and the democratic legitimacy of political decision makers in municipalities. According to the research, the relations between politics and capital, politics and citizens, and even between politics and public institutions are determinative in the planning process in municipalities. Urban planners working in the municipality are expected to evaluate or prepare proposals for plan changes and other fragmentary plans. The influence of the planner is very limited at the point of making decisions regarding planning according to the planners working in the municipalities. Decisions on plans are made with rent-focused rather than technical and scientific analysis, and the rent relations are determined by patronage or political favoritism developed between politicians and capital, or between politicians and citizens. The fact that the municipalities are open to the pressure of the capital and local people, creates great pressure on the planners. The task of the planner working in the municipality is seen as the technical drawing of the decisions taken as a result of politics and capital, or the relations between politics and the citizen, and to find the deficit of the legislation and adapt it to the legislation. Planners do not have a say in the approval phase of the plans, their technical opinions are not taken into consideration, and the politicians see their own ideas higher than those developed by the planners through scientific methods and technical analysis, often leaving the planners to struggle for professional principles and the public interest.

14.Investigation of the Spatial Productions of Surrealist Through Concepts
Hande Tunç
doi: 10.14744/tasarimkuram.2020.38278  Pages 191 - 204
20. yüzyılın avangard sanat akımlarından biri olan Sürrealizm, çalışma kapsamında bir sanat akımı olmasının ötesinde, mekânsal denemeleri ve üretimleriyle mimarlık pratiği için potansiyel fikirler yaratabileceği düşünülen bir söylem-mekân çözümlemesi perspektifi üzerinden incelenmeye çalışılmıştır. Çalışmanın amacı, Sürrealistler tarafından gerçekleştirilen ya da fikir düzleminde kalan mekânsal denemelerin, söylem-mekân ilişkisi kapsamında kavramsal bir düzlemde incelenmesi ve bu inceleme aracılığıyla Sürrealistlerin mekân üretim pratiğine sunabileceği dolaylı katkının ortaya çıkarılmasıdır. Söylem ile mekân arasındaki ilişkinin mekânsal okunabilirliği, söylem içindeki ifadelerin kavramsallaştırılması ve tespit edilen kavramların kente ve eve dair “Mekân Hayalleri” ile sergi ve gösteri mekânlarını içeren “Gerçekleştirilmiş Mekân” olmak üzere iki ana başlıkta toplanan anket, metin, çizim ve uygulamaları içeren mekânsal üretimlerde bulduğu karşılıkların ortaya çıkarılması yoluyla sağlanmaya çalışılmıştır. Kavramlar çerçevesinde genişletilen eylem ve kullanım tanımı kent ve ev mekânına dair anket ve çizim çalışmalarını beslerken, sergi ve gösteri mekânlarının mekânsal kurgularının oluşturulması ve özellikle izleyici, eser, sanatçı ilişkisinin yeniden tanımlanmasında etkin rol oynamıştır. Tespit edilen “rastlantısallık, etkileşim, olağan dışılık, tekinsizlik, formsuzluk, tamamlanmamışlık, muğlaklık ve fragmantasyon” gibi kavramların anlamlarının dönemin sosyal, siyasi ve politik okumaları çevresinde şekillenmesi mekânın kullanımı ve mekânda gerçekleştirilen eylemin tanımı üzerinde düşünülmesi aracılığıyla mekânı tasarlama sürecini de etkilemiştir. Çalışma kapsamında bahsi geçen kavramların ve kavramsal yaklaşımın, kavramların çok anlamlılığının yanı sıra dönemsel okumalar aracılığıyla da yeni sonuçlara evrilme potansiyeline sahip oluşunun ortaya çıkarılması amaçlanmaktadır.
Surrealism, which is one of the avant-garde art movements of the 20th century, has been tried to be examined with a perspective that is thought to create potential ideas for architectural practice with its spatial experiments and productions. The aim of the study is to investigate the examples of the place, which are visioned or actualized by the Surrealists through the relationship between discourse and space on a conceptual plane. The spatial readability of the relationship between discourse and space was tried to be explained by two main titles, “Visionary Places” which includes imagination about the city and the house, and the “Realized Space” includes the exhibition and performance spaces. While the extended definition of action and usage within the framework of the concepts fed the survey and drawing studies on the city and home, affect spatial organization of the exhibition and performance spaces especially in the redefinition of the audience, work, and artist relationship. It is mentioned that the concepts such as “randomness, interaction, unusualness, uncanny, formlessness, incompleteness, ambiguity and fragmentation” which shaped around the social and political readings of the period, are played an active role in the process of designing the space and thinking about the definition of the action performed in the space. This situation contributed to the understanding of concepts to evolve into new results through periodic readings.

15.Design Museums Development Process and A Case Study in the Context of Spatial Quality
Merve Karaoğlu Can, İpek Fitoz
doi: 10.14744/tasarimkuram.2020.39358  Pages 205 - 228
Hatırlamak; hayal etmek ve algılamak üzerine kuruludur. Bir mekân ne kadar iyi algılanır ve deneyimlenirse, hafızada o denli yer edinecektir. Müzelerin akılda kalıcı ve insanların tekrar ziyaret edeceği bir yer olma hedefleri, kurguya bağlı olarak ortaya konacak davranışların niteliği ve harcanan zamanın kalitesiyle paralel olarak gerçekleşir. Mekân ile kullanıcısı arasındaki dinamik bir yapıya sahip ilişkinin; toplumun eğitim, kültür, estetik vb. bilincini geliştirmesi öngörülen müze mekânlarında ‘ideal’ olan ile birlikte olumlu davranış biçimlerini de geliştirmesi beklenir. Bu doğrultuda çalışma, bütününde literatür taraması ve yerinde gözlem olmak üzere iki temel yaklaşım üzerine kurgulanmıştır. Müze mekânlarında gereksinimleri doğru tanımlayabilmek için öncelikle, müze mimarisinin tarihsel gelişim/değişimine ve tasarım müzelerinin ortaya çıkış sürecine paralel olarak oluşturulmuş işlev ve programlarına değinilmiştir. İkinci adımda araştırmanın amacına uygun bir yol izlenebilmesi için tarama modeline bağlı olarak örnek olay taraması gerçekleştirilmiş, analiz ve değerlendirmeler ile yargısal sonuçlara ulaşılmıştır. Araştırmacının aynı zamanda hem iç mimar hem de mekânın kullanıcısı olarak bulunduğu müzeyi kişisel deneyimleri üzerinden yorumlamasının, bir mimari yapıya dair yargıların geliştirilmesinde önemli olduğu düşünülmektedir. Ayrıca gelecek yıllarda Türkiye’de kurulabilecek bir tasarım müzesi için altlık oluşturabilecek çalışmaların henüz literatürde yeteri kadar yer almaması teorik ve pratik anlamda çalışmanın kullanılabilirliğinin etkili ve özgün niteliğinin net olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
To remember is based on imagining and perceiving. The better a space is perceived and experienced, the more it will be impinted on the memories. The goals of museums to become a memorable space, that people may visit again, will be parallel with the qualification of behavior and the quality of time spent. The relationship between space and its user, which has a dynamic structure; is expected to develop positive behavior patterns with the ‘ideal’ one in museum spaces that should improve the society's education, culture, aesthetics and etc awareness. Accordingly, the study is based on two basic approaches, which are literature review and on-site observation. First of all, in order to define the requirements in museum spaces, the historical development and changes of museum architecture and the functions with programs that set in parallel with the emergence of design museums are mentioned. Secondarily, for following a suitable path for the purpose of the research, a case study was carried out and judgmental results were obtained with analysis and evaluations. It is thought that interpretation of the museum by the researcher herself, in which she is both an interior designer and a user of the space, through her personal experiences is important in developing judgments about an architectural structure. Besides, the studies that could form the basis of a design museum to be established in Turkey in the future are not enough yet in the literature. So it reveals that the effective and original quality of the study's usability in theoretical and practical terms is clear.

16.Determination of Sustainable Architectural Design Criteria in Protected Areas: Focus Group Method
Şeyda Emekci
doi: 10.14744/tasarimkuram.2020.82687  Pages 229 - 242
Dünyamızın ekolojisi her geçen gün artan insan nüfusu, kaynak tüketimi ve çevre kirliliğinden dolayı zarar görmektedir. İnsanlık için vazgeçilmez olan doğal kaynakların geri döndürülemeyecek şekilde zarar görmesi, sadece insanların değil, Dünya üzerinde yaşayan diğer canlıların da geleceğini tehdit etmektedir. Doğal kaynakların ağırlıklı olarak inşaat sektörü tarafından tüketildiği göz önüne alındığında; sürdürülebilirliğin, özellikle de sürdürülebilir mimarlığın sahip olduğumuz doğal kaynakların gelecek kuşaklara aktarılması için ne kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır. Korunan alanlar bilimsel ve estetik açıdan milli ve milletlerarası ender bulunan tabii ve kültürel değerlere sahip tabiat parçaları olmaları nedeniyle, bu alanlarda inşaat faaliyetlerinin daha titizlikle ele alınması gerekmektedir.
Bu çalışmanın amacı, literatürde ayrı başlıklar altında yer alan sürdürülebilir mimarlık ilkelerinin sistematik bir meta-analizini yapmak ve odak grup (focus group) tekniğini kullanarak çeşitli alanlardan uzmanlar ile yapılan çok disiplinli görüşmelerle Korunan Alanlarda Sürdürülebilir Mimari Tasarım Kriterlerini belirlemektir.
The ecology of our world suffers from the ever-increasing human population, consumption of resources, and environmental pollution. The irreversible damage of natural resources, which are indispensable for humanity, threatens not only the future of humans but also all other living creatures on earth. Considering that natural resources are largely consumed by the construction industry, it can be easily understood how important sustainability, especially sustainable architecture, is in transferring our natural resources to the next generations. Since the protected areas have national and international natural and cultural values that are scientifically and aesthetically exceptional, the construction process in these areas needs to be addressed more meticulously.
The aim of this study is to systematically evaluate the principles of sustainable architecture, which are under separate headings in the literature, with a meticulous understanding, and to determine the Sustainable Architectural Design Criteria in Protected Areas by organizing multidisciplinary interviews with experts from various fields with focus group technique.

17.The Vernacularity of Tropical Modernism and the position in the History of Sustainable Architecture
Sevcan Karadağ, Nazan Kırcı
doi: 10.14744/tasarimkuram.2020.88709  Pages 243 - 259
Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle “sürdürülebilirlik” kavramının değiştiği ve mimarlığının yeni bir uluslararası dil olarak yaygınlaştığı görülmektedir. Bu durum, sürdürülebilirliğin amaçlarının yeniden hatırlatılarak yöntem ve etkilerinin sorgulanması gerektiğini düşündürtmektedir. Mimarlığın yerel sınırlarının gözetilerek yeni olanaklarla bütünleştirilme yöntemlerinin araştırılması hem günümüzde yaygınlaşan “sürdürülebilir mimarlık” algısını zenginleştirecek hem de konunun tarihsel okuma zincirini değiştirecektir.
Bu konunun önemli örneği, 1930’larda emperyal bir söylem olarak ortaya çıkan ve sömürge mimarlığı olarak nitelenen tropikal bölgelerdeki mimarlık uygulamalarıdır. Uluslararası Modern Mimarlığın yükseliş dönemi olmasına rağmen, bu bölgelerde iklime duyarlı, enerji ve kaynakların korunması fikri ile yerele saygılı modern, melez bir anlayış yaratılmıştır. Bu çalışma, Tropikal mimarlığı yerelleştirilmiş bir modernizm olarak görmenin ötesinde sürdürülebilir mimarlığın öncülü olarak okunmasının gerekliliğini ortaya sermekte ve kanonik tarih anlatıcılığında neden bu şekilde yer almadığını tartışmaktadır.
Çalışma aynı zamanda, yeni modern yerellerin üretimi için Tropikal Modernizmi arkaik örnek olarak göstererek sürdürülebilir mimarlık çalışmalarındaki mevcut uluslararası dili sorgulamaya davet etmektedir.
With the development of today’s technology, it is seen that the concept of “sustainability” has changed and sustainable architecture has become widespread as a new international language. This makes us to question the methods and effects of sustainabity by re-reminding the aims of sustainability. Researching new possibilities to combine with new methods while bearing in mind the local limits of architecture, will both enrich the perception of “sustainable architecture” which has become widespread today and change the historical understanding of the society relating to the subject.
An important example of this subject is the architectural practices in the tropical regions, which emerged as an imperial expression in the 1930s and described as colonial architecture. Despite the rise of International Modern Architecture, a modern, hybrid approach that is sensitive to the climate and respectful to the local with the idea of conserving energy and resources has been created in these regions.
This study reveals the necessity of reading Tropical architecture as a precursor to sustainable architecture, beyond viewing it as a localized modernism, and discusses why it is not included in canonical history narration. The study also invites to question the existing international language of sustainable architecture studies by citing Tropical Modernism as an archaic example for the production of new modern locales.

LookUs & Online Makale