ISSN: 1302-2636 | E-ISSN: 2757-668X
Journal of Design+Theory - Tasarım Kuram: 18 (35)
Volume: 18  Issue: 35 - 2022
FRONTMATTERS
1.Frontmatters

Pages I - VI

REVIEW ARTICLE
2.Architecture Taking Shape Between Nature and Culture: The Primitive Hut as a Man-Made Creation
Feyza Topçuoğlu
doi: 10.14744/tasarimkuram.2022.71463  Pages 1 - 18
Mimarlığın doğayla olan bağlantısı mimarlık tarihinde karmaşık bir döngü içerisinde temsil edilir ve süreç olarak yapılı çevre ile sonuçlanan insan eylemleriyle iç içe geçer. Mimarlık, doğayı kontrol etmek ve mekânsallaştırmak için kültürü kendi disiplini ile birleştirerek meşrulaştırmaya çalışır. Bu çalışma, mimarlık üzerinden taklit, kopya, benzerlik ve farklılık gibi pek çok kavramı kapsayan mimesis bağlamında doğa/kültür ikilemini sorunsallaştırmakta ve sorgulamaktadır. Antik çağdan günümüze otoriter varlığı ile mimarlıkta önemli konumda olan doğa, farklı yorumlarla birlikte disiplin içerisinde materyal varlığını kültür aracılığıyla temsil etmektedir. Çalışma iki terimi de anlamak için mimarlığın kutsal kitapları olarak bilinen Vitruvius’un Mimarlık Üzerine 10 Kitabı’ndan başlayarak, Serlio ve Palladio’nun Mimarlık Üzerine kitaplarındaki doğa algısının mimarlıkta kültürü nasıl ikincil bir doğa olarak kurguladığını eleştirel bir literatür taraması üzerinden irdelemektedir. Doğa ve kültür arasındaki ilişki birbirleriyle çekişmeli bir tartışmayı ortaya çıkarmıştır. Bunun üzerine klasik dönemden günümüze doğrusal bir tarihsel anlatı içinde kültürün doğadan ayrılmasının eleştirisi adına temeller atılmıştır. Mimesis kavramının bu temeller üzerinden doğanın özünü ortaya çıkarmak için insan eylemi üzerinden anlamlı yorumlar ve örüntülerle ortaya çıkması da bu eleştirileri güçlendirmektedir. Mimesis mimarlığın zamansallığında doğa ile pazarlık içerisinde ve kültürel sürekliliklerin derinliğindeki yaratıcı ve anlamsal çıkarımlarla mimari imgeleri oluşturur. Böylece doğadaki bir nesnenin benzerliği veya işlevselliği doğanın taklidinin mimari imgesiyle kültürel kimlik kazanması ve gerçekliğin asimilasyonlarıyla temsil edilir.
Bu araştırma mimesis üzerine değinilen ifade ve söylemlerle mimesisin yalnızca doğayla ilintili değil, aynı zamanda kültürel bağlamda da ortaya çıkan biçim ve geleneklerle mimarlık disiplininde yapay bir düzen oluşturduğunu savunmaktadır. Belirli evrensel veya mutlak değerlerle doğayı ve kaynaklarını insan mükemmelliğine göre evcilleştiren, kültür ve mimarlık üretiminin kökenlerine dayanan en belirgin pratik ilkel kulübedir. Çalışmada kültürün doğa üzerindeki rolü, ilkel mimarlığın ve mimarinin kökenlerinden gelerek doğanın kültürel olarak değerlendirmesini temsil eden ilkel kulübe üzerinden gözlemlenmektedir. Çalışma ilk olarak Vitruvius’un antik dönemde mesken olarak ele aldığı ilkel kulübenin, 18. yüzyılda Marc-Antoine Laugier ve Jean Nicolas Louis Durand’ın ve 19. yüzyılda Gottfried Semper’in bakış açılarına ve kurgularına göre yeniden şekillenmesi ve temsiliyetini sorgulamaktadır. Mimarlığın evrensel dilini karakterize ederken doğanın kısıtlayıcı koşulları altında “bütün bir destek ve ölçü sistemine dönüşen iki gövdeye düşen bir ağaç dalının kazası” olarak ilkel kulübe, doğal koşulların mimesis ve analoğu ile bilişsel temsiller ve şemalar zemininde kültüre ilerleyen insan zihnini çağrıştırır. Mimarlığın temelleri doğadan gelen basitlik, sağlamlık, düzenlilik ve simetri normlarının manevrasıyla, içerisinde sosyo-kültürel bir ekonominin döndüğü ilkel kabinlerden, anıtsallık ve süslemenin ön plana çıktığı mimari elemanların toprak yığını üzerinde çevrelenip, bütün bu oluşumu korumak adına üst örtünün getirildiği ve zenginleştiği konut kavramına doğru evcilleştirilir. Mimesis, özne ve nesne (doğa/kültür) arasındaki antitezin ötesine geçerek modern dönem ve sonrasında antikiteden farklılaşmıştır.
Mimesis histografisi üzerinden gelişen çalışma, ilkel kulübelerin gelişimindeki mütevazi başlangıçları daha sonraki bir aşamaya eklemleyerek oldukça karmaşık mekan yaratma bilincine ışık tutmaktadır. Doğayı manipüle edilecek bir ontolojik gerçeklik olarak ele alarak günümüze kadar gelişen mimarlık pratiği doğa-kültür doktrini üzerinde değişen paradigmayı öne çıkarır. Bu paradigma, 21. yüzyılda doğadan geri çekilmek için mimesisi bir jeneratör olarak kullanarak mimari prototipler yaratmanın yerine sosyo-mekansal süreklilik içerisinde doğa-kültür diyalektiğini yeni ve var olmayan olasılıklara doğru yönlendirir. Geometrik soyutlamanın arkitektonik kavramı olan mimesis, daha nesnel, rasyonel ve maddi olarak insan kültürüne yakın ikinci doğadan gelişen ve birçok boyuttan oluşan yeni bir dünya olarak temsil edilir. Bütün bu temsil ve soyutlama süreci ve mimarlıktaki yaratıcı dürtü “mimesisin genel şemsiyesi” altında taklitten öte duyusal bilgi kümülatifi olarak toplanabilir. Böylece mimarlık, insana ve çevresindeki nesnelere aracılık ederek duyusal bilgi akışıyla insanın iç doğasını daha da yansıtır. Mimesisin yaygın olarak uygulanması, doğayı metalaştırarak mevcut teknolojiye uyum sağlayan mimari tasarıma entegre edilir. Malzeme kullanımındaki yaratıcılık, uyarlanabilirlik, ölçeklenebilirlik ve optimize edilmiş üretim teknikleri aracılığıyla, doğanın değişmez yasalarını göz ardı ederek, doğadan arındırılmış optimal modeller kolayca karakterize edebilir. Bu çalışma, tipik ve eleştirel bir model olarak ilkel kulübenin mimesis üzerinden mimarlık disiplinindeki varoluşunun literatürde yeniden değerlendirilmesi sonucunda, doğa-kültür diyalektiği içerisinde yalnızca doğa ile sınırlı kalmayan bir kültür verisi olduğu kanısına varmaktadır. Böylelikle, kültürü takip etmek için doğasal varoluştan, fikirlerin daha refleksif ve örgütsel yansıdığı bir mimarlık imajına doğru mimesis bütünlüğü içerisinde farkındalık yaratılabilir.
Architecture’s bounds with nature are represented as a complex process in a perverse cycle in the linear history of architecture and the process is intertwined with human actions, resulting in the built environment. Architecture tries to legitimize itself by incorporating culture to control and spatialize over nature in the socio-cultural dimension. This study aims to analyse architecture as remain in-between nature and culture by problematizing and questioning nature/culture dualism in the context of mimesis. In this way, this research focuses on the statements on mimesis and concerns that mimesis is a natural phenomenon and an artificial invention impacting architecture related to manners and customs collected under the cultural context. The mediating role of culture over nature is traced from the primitive hut which represents the cultural re-evaluation of nature in the most primitive level of architecture and the origins of architecture. The study traces the precedents of the primitive hut from the antiquity at first dwelling house by Vitruvius and other evolving figures as rustic cabin and primordial dwelling by the explicit viewpoints of Marc-Antoine Laugier and Jean Nicolas Louis Durand in the 18th century, and Gottfried Semper in the 19th century. Then this study finds out the paradigm shift on the nature-culture doctrine through rethinking evolving architectural practice until today by regarding nature as a sort of object to be manipulated and exploited as a different ontological reality under the cultural
re-evaluation of the nature. In a further investigation, it has resulted that; primitive hut as a typical model is an output of culture with its bounded codes in balance with nature as a result of its evaluation of a critical object through enlightening the mimesis by the architectural existence and literary efforts.

RESEARCH (THESIS)
3.An Analysis of the Concept of Accessibility in the Common Areas of Urban Hotels from the Perspective of Wheelchair Users: Three Hotels in Pendik
Neslihan Yıldız, Mahmut Atilla Sogüt
doi: 10.14744/tasarimkuram.2021.49091  Pages 19 - 34
Turizm faaliyetlerine katılmanın her engelli birey özelinde bir hak olduğunu kabul eden ve özümseyen çoğu ülkede bu çerçevede etkili olabilecek önemli yasal düzenlemeler yer almaktadır. Bu yasal düzenlemelerin varlığıyla engelli bireyler turizm faaliyetlerine katılım sağlayarak birtakım ekonomik, sosyal ve kültürel olanaklardan faydalanmayı tercih eder hale gelmektedirler. Buna karşın birçok yapıda karşılaşılan şekilde turizm yapılarında da engelli bireyler için gerek fiziksel gerek duyusal anlamda uygun olmayan ve bu bireylerin gereksinimlerine hitap etmeyecek biçimde tasarlanmış iç mekanlar, engelli bireylerin turizm faaliyetlerine aktif katılım sağlamalarına engel olmaktadır. Engelli bireylerin, erişilebilir turizmin sunduğu etik ve eşitlik kavramları dahilinde, tüm olanaklardan bağımsızca (herhangi ikinci bir bireye muhtaç olmadan) yararlanabilmeleri ve bunları kullanabilmeleri için, iç mekanda erişilebilirlik çatısı altında bütünsel bir yaklaşımla (toplumdan ayırmadan) benimsenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla, bedensel engelliler bağlamında sosyalleşme ve topluma katılım açısından özellikle fiziksel/mekânsal düzenlemelerin önemli bir tasarım ve planlama konusu olarak görülmesi gerekliliğine işaret sayılmalıdır. Bu noktada, bedensel engellilerin özellikle kentsel mekânlara ve yapısal tesislere kolay ve güvenli erişimine yönelik mekânsal düzenlemelerin önem kazandığı anlaşılmaktadır. Nitekim TS 9111 sayılı Özürlü İnsanların İkamet Edeceği Binaların Düzenlenmesi Kuralları Standardı ile Erişebilir Tesis Belgesi gibi yasal düzenlemelerin, engellilere yönelik iç ve dış mekân düzenleme esaslarına yönelik birtakım ilkelerin belirlendiği görülmektedir. Bu doğrultuda araştırma; bünyesinde pek çok sayıda şehir içi otel bulunduran İstanbul İli Pendik İlçesi’nde hizmet sunum kalitesi bakımından beş yıldızlı otel statüsünde konaklama tesisi olmasının ötesinde gerek bilimsel–sanatsal (konferans–sergi vb.) ve spor–eğlence gerekse iş dünyası (toplantı–etkinlik) bağlamında farklı mekânsal taleplere hizmet sunan şehir içi otellerini konu edinmiştir. Şehir içi otellerin seçilmesindeki temel ölçütler, konumsal nitelik açısından kolay erişebilir olması, farklı sosyal–kültürel etkinliklere konu olması ile konaklama olanakları bakımından sosyal statü yönünden geniş bir kullanıcı portfolyosu sunmasıdır (Yıldız 2020, 300-301).
Araştırmanın amacı; seçilen örnek şehir içi otellerin giriş/karşılama mekânları, merdiven ve sahanlıklar, koridorlar, kapılar ve pencereler ile asansör gibi iç mekân sirkülasyon/dolaşım donatı elemanlarının, TS 9111 sayılı Özürlü İnsanların İkamet Edeceği Binaların Düzenlenmesi Kuralları Standardı açısından ayrıntıda incelenerek, tekerlekli sandalye kullanıcıları yönünden erişilebilirlik sorunlarının tespit edilmesi ve çözüm önerileri için görüş geliştirilmesidir. Araştırma; “Erişilebilirliğin şehir içi otellerindeki yeri ve önemi, “Erişilebilirliğin şehir içi otelleri ortak alanlarında yasal mevzuat çerçevesinde tekerlekli sandalye kullanıcılarına sunduğu olanaklar” ve “Alan çalışması yapılan şehir içi otellerinin erişilebilirlik sorunları” temelinde yürütülmüştür. Araştırma; temelinde literatür taraması ve yerinde gözlem-tespit olmak üzere iki ana yaklaşımdan oluşmaktadır. Araştırmada, kavramsal–kuramsal arka plan oluşturulması, örneklem alanı tespiti, otel iç mekân sirkülasyon/dolaşım donanımlarının sınıflandırılması, yerinde tespit çalışmaları ile fotoğraflanması ve ölçülendirme yapılması, elde edilen bulguların standartlar ve mevzuat gereklilikleri ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesine dayanan bir yöntem izlenmiştir (Yıldız 2020, 301).
Araştırma sonucunda her üç şehir içi otelinin; binanın kullanılabilir alanlarına erişim rotaları, girişlerdeki seviyeler, giriş kapısı genişliği ve düzeni, koridorların genişliği, merdivenler, platform yükselticileri, asansör boyutları ve kontrollerinin değerlendirilmesinde bir takım farklılıklar olduğu ve mevcut standartlara tam uyum sağlanmadığı tespit edilmiştir. Her üç otel çerçevesinde ise ortak olarak giriş kapısı genişliği ve düzeni, koridorların genişliği, asansör boyutları ve kontrolleri ölçütlerinde erişilebilirlik sorunlarının olduğu kanısına varılmıştır. Çalışmanın gerçekleştirildiği şehir içi otel yapılarında, verilen izinler ve zaman kısıtı çerçevesinde değerlendirme yapılabilmesi sebebiyle araştırmada incelenen erişilebilirlik parametreleri dışında kalan ortak alanlar ve buna ek olarak, otellerin isimlerinin çalışmada açıkça belirtilebilmesi için otellerden yazılı bir belge edinilemediğinden otellerin çalışma içerisinde A Oteli, B Oteli ve C Oteli şeklinde ifade edilmesi bu çalışma adına birer sınırlılık oluşturmaktadır. Bu bakımdan araştırmanın sonuçları bu kapsam ve sınırlılıklar doğrultusunda değerlendirilmelidir.
Araştırma kapsamında tekerlekli sandalye kullanıcılarının yasal mevzuat temelinde oluşturulan engelli tasarım ölçütleri bağlamında iç mekândaki erişilebilirliklerinin sorgulanması ve fiziksel kısıtlamaya dayanan sorunlarının tespit edilmesinin, gerek mevcut yasal mevzuatın ileride yapılacak şehir içi otel yapılarının mimari tasarımlarına yansıması gerekse engelli bireylerin toplumsal yaşama katılmaları ve sosyal hayatta rol almaları maksadıyla önemli ve gerekli olduğu düşünülmektedir
(Yıldız 2020, 301).
Urban hotels are easily accessible and ideal structures for business meetings, congresses, and social activities in regions where population is dense. Moreover, they offer comfort with their many facilities and have the equipment with the potential to meet all needs of each customer. The services and opportunities provided by such hotels should have the qualifications that will ensure fair accessibility for all individuals, whether they are disabled or not. In order to ensure accessibility in urban hotel buildings, it is necessary to design the physical conditions of the environment where the hotel is located and to provide all products or services offered by the hotel to disabled users in a way that would not make them need any assistance.
In the study, three selected disabled friendly urban hotels were analyzed in the context of interior spaces (all areas inside the buildings) under the headings of access routes to the usable areas of the building, ground levels at the entrances, width and layout of the entrance door, width of the corridors, stairs, platform raisers, and elevator size and controls. Within the scope of the study, the accessibility of the three disabled friendly 5 stars hotels that offer accommodation services was investigated within the national standards developed. Along with the standards, previous studies on the subject in the literature were examined and the results were presented. As a result of the study, the suitability of these three urban hotels for wheelchair users was analyzed on the basis of accessibility standards in question and presented in tables. By evaluating the data obtained, certain recommendations were made regarding the points that were determined to have deficiencies in terms of accessibility for wheelchair users.

RESEARCH
4.Urban Traces of Ancient Perinthus-Heracleia in Present
Mehmet Rıfat Akbulut, Aslı Şengüllü
doi: 10.14744/tasarimkuram.2022.48569  Pages 35 - 60
Doğaları gereği kentler pek çok katmandan oluşurlar. Bunların bir kısmı yapılar, yollar, teknik altyapı v.b. somut ögelerle ilgilidir.
Bazıları ise, anlamla ilişkilidir. Birçok durumda kentin geçmişiyle ilgili bilgiler taşıyan yapılar ya da çeşitli fiziksel ögeleri gibi önceki yapısal unsurları mevcut zeminin altında katmanlı bir şekilde karşımıza çıkabilirler. Bu durum boyutlarından bağımsız olarak Türkiye’de hemen her yerleşmede karşılaşılabilen oldukça yaygın bir durumdur.
Antik dönemde önemli bir liman kenti olan Perinthos’un günümüzdeki devamı olan Marmara Ereğlisi, Marmara Denizi’nin kuzey sahilinde, İstanbul’un batısında yer alan oldukça küçük bir limandır. Bugün antik kente ait kimi fiziksel ögeler hala görülebildiği gibi, ana cadde gibi kimi diğer kentsel unsurlar da yüzeyde izlenebilmektedir.
Bu çalışma, günümüz Marmara Ereğlisi’nde antik Perinthos-Herakleia kentinden bugüne ulaşan muhtemel kentsel izleri ortaya çıkarmaya ve çağlar boyunca varlığını sürdürebilmiş antik kentsel ögelerin günümüz kent biçimine nasıl yansıyıp, onu nasıl şekillendirdiğini anlamaya ve tartışmaya yönelik bir sorgulamadır. Çalışmada tarihi metinler, arkeolojik veriler ve yerinde yapılan gözlem ve tespitlerden yararlanılmıştır.
The cumulative structures of cities that are formed over time by different dynamics, different cultural influences, and various processes make it necessary to consider cities as multi-layered structures. Cities, by their very nature, are a compilation of several layers. Some of these layers that make up the physical environment of the city are visible concrete elements. Buildings, roads, technical infrastructure etc. relates to concrete items. Some others are related with a univers of meaning. Like properties and cadastre. Apart from the spatial structure of cities that have changed in different periods and cultures through historical process, some physical traces continue to exist unchanged or with little change and carry some spatial information of a past time. These traces may also not be easily noticeable in most cases. In many cases previous physical structure of cities such as buildings, urban elements can be found in layered forms to refer to the past of the city under current surface. The directions of some roads and streets, the shapes of some building blocks, or the traces of structures or uses of a past time that can be seen in the shapes of some parcels. This is a highly common case for many agglomerations in Turkey regardless of their sizes.
Antique city of Perinthos-Herakleia, today Marmara Ereğlisi is situated on the northern coast of Marmara Sea to the west of İstanbul and actually has a small size harbour. The city was neverthless an important harbour in antiquity. Today some physical remnants of the antique city are still visible and some other traces of urban elements are perceptible in major urban elements such as direction and location of main streets or places and crossroads.
This study is an inquiry aimed at revealing possible urban traces from the ancient city of Perinthos-Herakleia in today’s Marmara Ereğli, and understanding and discussing how ancient urban elements which have survived throughout the ages reflected and shaped today’s urban form. Through this work which is based upon results and assumptions of a research on the probable traces of antique city in todays city form will contribute to unveil how antique city shaped actual city form and how historic urban elements and city form survived through ages. This is a general spatial investigation to investigate the traces of the past in the physical form of an urban settlement area. Data from different sources were used in the study. In general, the study is based on field data as well as literature research. The work is based upon informations and datas gathered from historic texts such as travellers’ narratives and maps, satellite images archaeological excavations and survey reports and observations made on the site as they constitute main sources of the study.
Historical texts such as period testimonies provide important information about the physical form of the settlement in the past. In addition to this, excavation reports in the region and more secondary written sources were also used. The field study data obtained from on-site observations and determinations were used especially in the confirmation of historical texts. Map and satellite images and analyzes made on maps constitute another important data source of the study. However, due to the absence of an important settlement in the long and recent periods of Marmara Ereğlisi’s history, maps, engravings, old photographic visual data related to the settlement were either never encountered or such data is very limited.
The study is based on two basic initial propositions. The first of the propositions is that there is a spatial and cultural continuity of human activities. Depending on the first proposition, the second proposition is; The content and meaning do not change despite the change in form. Undoubtedly, both propositions are also generalizations.
Considering paricularly that settlements of urban character, forms of the street texture and building blocks do not show great changes in general and they can continue to preserve their physical forms for centuries unless there is an intervention such as a disaster or urban plans. Some street traces and building blocks of today are considered to be the past of the city. It is a logical assumption to think that traces of the settlement structure of the past can and do continue to exist.
Finally, in addition to concrete archaeological physical traces survived from Ancient Greek, Roman and Byzantine periods, traces of the Roman grid plan and the organic street texture of the Hellenistic period are partially preserved in different parts of the existing street texture of the city of Marmara Ereğlisi today. However, this is an assumption based on similar examples observed in Ancient Roman geography.

RESEARCH (THESIS)
5.Non-Representational Role of Process and Construction in Architectural Discourses on Representation and Tectonic at 21 st Century
Ayşe Zuhal Sarı, Fitnat Cimşit Koş
doi: 10.14744/tasarimkuram.2022.25338  Pages 61 - 75
21. yy. da teknolojik gelişmelere paralel olarak ortaya çıkan yeni üretim araçları ve bu araçların yön verdiği üretim biçimleri, temsil nesnesine dönüşen mimarlık sorununa alternatif bir çözüm olarak, bütüncül bir yaklaşımla süreci tasarlamanın mümkün olduğunu göstermektedir. Zaman tartışmaları etrafında şekillenen dijital temsil araçlarının mimarlıkta maddi üretimi, diğer bir deyişle inşa edimini dönüştürdüğü anlaşılmaktadır. İnşa ediminin tektonik ve temsille olan bağlantısı bağımsız görünen bu iki kavramı birlikte ele almayı olanaklı hale getirmektedir. Tarihsel gelişim süreci incelendiğinde görülmüştür ki maddi ve kavramsal olmak üzere iki farklı yönelime işaret eden bu kavramlar günümüzde zaman gibi bağlayıcı bir ortak ara-yüze sahiptir. İlk olarak sanatta ve dolayısıyla temsilde meydana gelen bilimsel ve felsefi arka plana dayanan değişimler günümüzde mimari tasarımda nesne ve temsili aşmaya çalışan bir arayış olduğuna işaret etmektedir. Bunun sonucu olarak “tasarım sürecinin tasarlanması” gibi eğilimler ortaya çıktığı gözlenmektedir. Sürecin tasarlanması anlayışına üretim araçları ve yenilikçi malzemelerin de etki ettiği anlaşılmaktadır. Temsili aşmaya yönelik bu çabaların sonucu olarak ortaya çıkan etkileşim konusunun mimarlık çevrelerinde önem kazandığı görülmektedir. Bu çalışmada inşa ediminin iki belirleyicisi olan tektonik ve temsilin süreç anlatıları sayesinde bir arada bulunabildiğini göstermek üzere dijital ve maddi ortamlarda bağımsız deneyler gerçekleştirilmiş ve bu deneylerde süreç yaklaşımlarını disiplinler-arası bir biçimle ele alan temsil ötesi teorilerin genel yaklaşımı esas alınmıştır.
Problem: Digitalization is one of the most significant milestones in technological history of the world. After this development, which first affected the representations, and then the production methods, some problems related to representation and tectonics emerged in architecture.
The first of these problems is that the object (end- product) oriented approach in architecture. Material-based tactile qualities in architecture have disappeared in connection with the emergence of the understanding of designing as an object in architecture. However, architecture is a whole of creative processes that enable it to gain tectonic expression. Processes in architecture are generally classified as design, construction and use. Since the construction process is a process where materials and techniques are brought together, it creates an important area of influence in terms of design. The ways in which materials and techniques are brought together have been called tectonics in the history of architecture. Therefore, the divergence of processes has revealed the tectonic problem, the result of the loss of tectonic expression. Architectural tectonics that has transformed after digitalization reinterpreted many times, but it is clear that a new interpretation is needed today.
Changings are proof of a quest that tries to overcome the object-oriented attitude in architectural design today based on the scientific and philosophical background that firstly occurred in art and representation. As a result, trends such as designing the design process have emerged. Production tools and innovative materials also affect the concept of designing the process. With the development of the science of cybernetics, the spectacle object has been abandoned in art. The interaction concept that emerged from these efforts has gained importance in architectural circles. This situation, observed in contemporary architectural examples, can be understood from the temporal tectonics of construction representations.
It is possible considering these two concepts, tectonic and representation, together, with the connection between construction and them. Concepts that point to two different orientations as material and conceptual reveal that they inherit the same binding interface, viz time when examined their historical development today. This interface, which is seen through animate and inanimate forces in tectonics and through digitalization in representation, has been tried to be explained with the phenomenon of movement as an expression of time in philosophy.
Aim: This research aims to decipher issues kind of why digitalization blurs the lines between processes, how digitalization reshapes design and representation methods, and how other transformations of material production in architecture are related to temporality in digital representation tools. In this context, it is significant to understand the development of the time concept that emerged in architecture and to show that today’s tectonics are temporal. Additionally, related examples present the way of inclusion of construction to the design by designing the process.
Method: Initially, the historical development of the time concept related to art and science was examined. For creating a conceptual dictionary partnerships were discovered between four current examples that remained visionary or applied. These examples are respectively: robotic museum, geotube tower, organic skyscraper and finally S.M.A.R.T. Independent experiments were conducted in digital and physical environments to show that tectonic and representation, two determinants of construction in physical and digital space, can coexist concerning the created concepts. These experiments combined with the multifarious methods of non-representational theories that deal with process approaches in an interdisciplinary manner. Materials for the physical experiment were determined and the process was photographed at regular intervals. Rhinoceros grasshopper software and physarealm plugin were used for the experiment in the digital space. The experiment was started at certain intervals and the process was recorded as digital picture files.
Findings: Whereas observed the designed process in all sample projects, the architectural result contained a planned spontaneity. The concepts of spontaneous tectonics revealed by examined examples are system, actuality, re-production, interactive contact, and emergence. Such tectonics are named as self-tectonics.
Although the spatial characteristics of the experimental studies based on these concepts differ due to the fact that one is physical and the other is digital, process characteristics have occurred in both. The findings have shown that the understanding of objects in architecture stems from the understanding of design independently of technological developments and especially from digitalization. It turns out that the discovery of process properties is more about the design approach than the technology used.

6.Reading the Meaning and Representation of Home Through the Covers of one of the Early Republican Period Magazines: Çocuk Haftası (1943-1964)
Nur Türkoğlu
doi: 10.14744/tasarimkuram.2022.41713  Pages 76 - 98
Evin anlamı, bireylerin çocukluk döneminde temellenmeye başlar. Bir çocuk eve dair ilk imgelerini içinde bulunduğu fiziksel çevrenin dışında en çok, kendi yaş dönemine göre hazırlanmış resimli çocuk neşriyatı üzerinden edinir. Bu bağlamda, görsel iletişim dilinin ev imgesini temsil etme ve eve dair yeni anlamlar üretme potansiyeli olduğu düşünülmektedir. Çalışmanın amacı, çocuk dergilerindeki görsel verilerin, yayınlandıkları dönemin ev imgesini temsil etme, dönüştürme ve üretme potansiyelini anlamak ve sorgulamaktır. Bu amacın en iyi tartışılabileceği örnek, Türkiye’de çocuk dergiciliğinin yeni oluşmaya başladığı 1940’lı dönemde yayınlanmaya başlaması ve yayın akışının uzun soluklu bir şekilde devam etmesi sebebiyle 1943-1964 yılları arasında yayınlanan “Çocuk Haftası” dergisi olarak belirlenmiştir. Çocuk Haftası dergisinin kapak görsellerinin, Sixsmith’in evin anlam kategorilerine göre içerik analizi yapılmış, belirlenen kapaklar Schroeder’in görsel analiz yöntemi ile incelenmiştir. Yapılan değerlendirmeler sonucunda; Çocuk Haftası dergi kapaklarında yer alan görsel mesajların; mekânlar, nesneler ve durumlar üzerinden dönemin aile ve eğitim yapısı, çocuk ve çocukluk algısı, anne baba figürleri, kent mimarisi, evin mekânsal organizasyonu gibi konulara dair pek çok temsil oluşturduğu; dergideki görseller üzerinden Batılı, modern ve idealize edilmiş bir ev imgesinin yansıtılmaya çalışıldığı tespit edilmiştir. Görsel medya ve çocuk neşriyatının, çocuk ve yapılı çevre arasında bir ara yüz oluşturduğu; çocuğun evin ne olduğu, nelerden ve kimlerden oluştuğu, fiziksel ve sosyal yapısının nasıl olduğu, ev içi mekânsal düzenin ve evin ihtiyaçlarının neler olduğu üzerine düşünmesini sağlayarak evin anlamını kurduğu temsili dünyalar üzerinden aktarma ve ev üzerine çeşitlenen anlamlar üretme gücüne sahip olduğu anlaşılmıştır.
Body is the first space that human beings exist in, and home is the second that they are able to represent their own essence through the focuses they created. Subsequent to the body, home is the special shelter of the inner world and every individual needs a shelter to secure their physical existence. Although this shelter contains different physical characteristics and personal meanings according to the living conditions of each person and the connection they establish with it, home is defined as the first place in which people feel comfortable. While this connection between the home space and the homeowner gets closer and develops, “home” starts to separate from the common image in many people’s minds and gains its own subjective meaning. A house can only be one’s “home” with his fears, past, dreams, childhood, lonely sides, and other different meanings. Home and person assign various meanings to each other by ruling over one another alternately. Visual media is one of the representations that make up the meaning attributed to home. Small children experience the visual and written narrative first of all in the house that they live in, then through the visual media, especially through the children’s literature which provides children a platform to think about the notions they have never thought about before. The visual media created for children is of great importance because of containing implicit meanings and forming the first representations of the notions in children’s minds. When a child reencounters any recorder notion, the mind evokes the first representation of that notion and begins to create meaning with reference to that prototype representation. In other words, through the children’s media, the child starts to establish various relationships and produce meanings. Media is of great importance in having the potential to create and transform a certain ideology by influencing the beliefs and values of people. Popular culture, which affects people’s thinking styles to a great extent, is also transmitted mostly through the media and plays a major role in daily life. In this context, one of the popular culture products, children’s magazines, have been found valuable in terms of representing the everyday life routines, outside world and home space with the social, political, and spatial characteristics of the period of publication in a certain continuity. Even though many studies in different disciplines have been conducted on home to investigate its meaning, there are no studies on how the meaning of home is created in the children’s media. This article aims to understand the power of visuals in children’s magazines to produce, represent and transform the meaning of home. First of all, the covers of the Çocuk Haftası magazine were analyzed according to whether they contained the image of the house or not. Then covers containing the image of home were classified according to Sixsmith’s “Home’s Meaning Categories”. It was aimed to make a systematic reading by creating a visual analysis of those covers. “Schroeder’s Critical Visual Analysis Variables” were used as a reference in the visual analysis of the covers categorized. As a result of this study, it was seen that in Çocuk Haftası Magazine, the house was represented as introverted; gender roles, family structure, spatial construction of the house, social life inside and outside the home were very defined. There were many subjects represented in the covers of the magazine, such as; the family structure, perception of child and childhood, educational understanding of the period, domestic objects, parent figures, apartments, village houses, city drawings, spatial organization, popular colors, home arrangements of the period, etc. Social and spatial drawings with men, women, and modern objects which reflect the idea of Western life have been found in the covers. While the spaces, people, objects, and events representing a modern way of life are drawn in more detail, the drawings including the Anatolian lifestyle were drawn in less detail. On the one hand, the artist glorifies the western idea of life; on the other hand, he tries to throw the idea of eastern life into the background. It obviously reveals that the artist has the power to convey the message he wants to give to the reader through drawings. A child who follows this magazine thinks about what is home, what does it consist of, how is the physical structure of it, who enters and leaves the house, what programs does the house consist of; namely, he thinks about the meaning of home with its personal, social and physical dimensions. It has been determined that the visual messages in children’s magazines constitute many representations about the meaning of home, even if they are not apparently spatial.

RESEARCH
7.Has The Second House Become A Permanent House During The Pandemic Period?
Betül Toy, Gülçin Pulat Gökmen, Erenalp Büyüktopcu
doi: 10.14744/tasarimkuram.2022.27122  Pages 99 - 115
Türkiye’de pandemiyle birlikte genellikle haftasonu veya yaz dönemlerinde kısa süreli kullanılan ikincil konutlara olan talebin artmış olduğu görülmektedir. Covid-19 pandemisi sırasında yaza ikincil evlerinde giren kişilerin bu evlerde kalmayı tercih ettiği, bazılarının geri dönmeyip tüm pandemi sürecini orada geçirmeyi tercih ettikleri anlaşılmaktadır. Bu makalede, pandemi sürecinde ikincil konutlarda yaşanan mekansal ve sosyal değişimin izi sürülmektedir. Çalışmada öncelikle literatür taraması ve pandemi süreci boyunca ikincil konutların tercih edilmesine yönelik medya taraması yapılmıştır. Ardından, oluşan bu talebin emlak piyasaları üzerine etkilerini incelemek adına bu süreç içerisinde ikincil konut satışları yapan emlakçılarla görüşülmüştür. Ayrıca pandemide ikincil konutlarında kalan kişilere anket uygulanmış, açık ve kapalı uçlu sorular yöneltilmiştir. Katılımcıların demografik özellikleri, birincil ve ikincil konutlarına ilişkin bilgilerinin yanı sıra, ikincil konutları tercih etmelerindeki nedenler, yaşadıkları sorunlar, gündelik yaşam pratikleri, komşuluk ilişkileri gibi konularda veri toplanmıştır. Başlıca tercih nedenleri, ikincil konutların daha sağlıklı bir ortam sunması, açık hava mekanlarında, doğal çevrede vakit geçirmeye imkân vermesidir. Genellikle yılın sadece belirli bir zaman diliminde kullanılan, diğer dönemlerde ise atıl kalan ikincil konutların, her mevsim daha verimli bir şekilde kullanılması yönünde daha önce yapılmış çalışmalar vardır. Ancak bu önerilerin pek uygulanamadığı, konutların yılın tamamında kullanımının sağlanamadığı görülmektedir. Oysa pandemi sürecinde bu konutlar, kullanıcılar için kentin kalabalığından ve pandemi koşullarından uzaklaşma, gündelik yaşamda aktif biçimde açık havada zaman geçirebilme imkanlarıyla anlamlı bir alternatif oluşturmuşlardır. Kullanıcılar için bir doğaya kaçış olanağı yaratmış; bahçe ve bitki bakımı, çalışma veya dinlenme, yürüyüş yapma gibi etkinlikler sağlamışlardır. Bu açıdan, pandemi sonrası yaşamda da ikincil konutların yılın tüm zamanlarına yönelik ne tür yeni olanak ve potansiyeller sunabileceklerine yönelik çalışmalar yapılmasının önemli olacağı düşünülmektedir.
The demand for second houses used for a brief period as summer or weekend houses has increased with the Covid-19 pandemic in Turkey. While some people, who welcome summer in their homes, preferred to stay during the season, some extended their accommodation for the entire pandemic period. This article investigates the spatial and social changes experienced in second houses during Covid-19 pandemic. As a preparatory study, literature review and subject-related search were conducted in-depth on media sources. Then, real estate agents, who are expert on this issue, were interviewed to examine the effect of the rising demand for these kinds of properties in the real estate market. Moreover, a survey with open and closed-ended questions was conducted to selected people who stay in their secondary houses. In addition to the demographic characteristics of the participants, the reasons to choose second houses, the problems encountered in this process, everyday practices in their lives, and their relations with the neighbours were tried to be determined. As stated by three-quarters of respondents, the secondary houses have a larger net area compared to their primary ones. Their healthier environment offering a chance to spend time at natural surroundings or outdoor facilities such as private gardens and terraces, and their convenience to work from home or remote education are the main motivations behind preferences for residence.
According to the analysed sample of the study, two-third of the participants have primary residences in Istanbul. Thus, the movement from city centres or metropolitan areas to rural areas, countryside or summer houses predominantly occurred in İstanbul. The participants also mentioned that their second houses were located in Istanbul, either in Silivri, Büyükçekmece or Adalar, which are peripheral and cottage districts of the city. Staying in a second house is directly associated with the pandemic-related lockdowns and curfews, summer or weekend breaks. Nearly two-third of the respondents stated that they established relations with the neighbours in there. As a positive effect of the pandemic, these relations might be turned into a cooperative, even a solidarist process for large-scale necessities or other possible issues in everyday life. When neighbourhood-related answers are analyzed, it can be argued that the social practices are sustainable and continuous in the environment of the secondary house as well. Additionally, one-third of second house residents implied that the time they spent for leisure activities such as trekking, swimming and so on increased, which may indicate they experience daily life more actively in this period.
Consequently, the potential of second houses regarding their convenience for longer or permanent stay has been recognized during the pandemic period. The significant change in the perception of these houses, which are generally projected for shortterm stay and remain empty most of the year before the pandemic, stimulates a debate about the position of the second houses on the current housing stock. The management of current second house stock should be taken into account upon their potential by especially considering the extended usage during the Covid-19 pandemic. As a result, it can be expected that these houses may be used for additional touristic purposes with some enhancement aimed at yearlong use, and new responsive design and construction approaches aiming for an extended stay, which is not limited with a season or even a possible global crisis like the Covid-19 pandemic, will gain importance.
Some previous studies show the ways by which more efficient and yearlong use of second houses can be applied by residents without limiting the period of stay. Nevertheless, suggestions in studies could not be widely implemented for the management or development of summerhouses to be used throughout the year. Contrarily, second houses may be a worthwhile alternative for residents to get away from the hustle and bustle of the city and the pandemic, and to spend some time outdoor during their daily lives. Furthermore, these houses provide some opportunities for activities such as gardening and plant care, working and resting, trekking and so on. From this aspect, the question of what new, yearlong opportunities and potentials second houses can offer to residents in the post-pandemic life is noteworthy. With the addition of future studies on more efficient management of second houses, an integrated interpretation of economic, political, cultural, and local aspects will be more far-reaching for developing a holistic solution to this issue.

8.Coal Mine as an Urban Identity & a Look of Two Cities' Industrial Heritage; A Comparison of Zonguldak and Essen
Efsun Ekenyazıcı Güney
doi: 10.14744/tasarimkuram.2022.58224  Pages 116 - 130
Kentlerin kimliğini onları diğer kentlerden ayırmak için sahip oldukları özgün özellikleri tanımlar ve kentler bu özellikleri üzerinden tariflenir. Kentsel kimlik, bu özgünlük halinin yitirilmeye başlanması ile zaman içinde yaşanan kültürel, sosyal, ekonomik, politik, mekansal değişimler bağlamında farklılaşabilir.
Bu çalışma kentsel kimliği taş kömürü üzerinden tanımlanan Zonguldak ve Essen kentlerine odaklanır. Bu kentlerin geçmişleri incelendiğinde özellikle 20. yüzyılın ilk yarısına kadar benzer gelişim çizgileri olduğu, ancak bu yüzyılın sonlarında kentlerin taş kömürü endüstrisi ile ilişkilerinin zayıfladığı anlaşılır. Almanya bütün kömür santrallerini ve taş kömürü ile ilişkili tesislerini kapatarak daha sürdürülebilir bir yaklaşımı tercih ederken Türkiye bu bağlamda farklı stratejiler izler.
Bu nedenle, bu çalışmada bu kentlerin kentsel kimliklerinin değişimi karşılaştırmalı bir biçimde analiz edilir. Çalışmanın amacı bu iki kentin kentsel kimliklerini incelemek, kimliklerin değişim hikayesini sorgulamak, bu değişimin benzer ve farklı yanlarının altını çizmektir. Taş kömürü ekseninde gelişen bu kentler endüstri mirası bağlamında benzer mekansal karşılıklara sahip olduklarından kentsel kimliklerinin değişimi konusunda endüstri yapılarının yeniden işlevlendirilmesi konusu özellikle ele alınır.
Çalışma kapsamında ilk olarak kentsel kimlik kavramına vurgu yapılır, kimlik ve kimlik oluşturma fikirleri üzerine kuramsal bir çerçeve çizilir. Ardından, kentsel kimliğin değişiminde endüstri yapılarının yeniden işlevlendirilmesi sorgulanır. Vaka incelemesi olarak kentsel kimlikleri taş kömürü üzerinden şekillenen Zonguldak ve Essen kentlerini ele alan çalışma, bu madenin her iki kentin de kentsel gelişimini nasıl etkilediğine işaret eder. Daha sonra, kentlerin çizdikleri farklı rotalara yoğunlaşır ve kentsel kimliğin değişimini sorgular.
Bunların sonucunda, Almanya’nın taş kömürü endüstrisinden çıkışı ile Ruhr Bölgesi ve Essen’deki kentsel dönüşümün bütüncül bir yaklaşımla gerçekleştiği anlaşılırken Zonguldak örneğinde ise böylesine kapsamlı ve bütüncül bir planlamadan bahsedilemediği görülür.
Urban identity is mostly defined through the special characteristic features of cities that help them to be differentiated from the other cities. It might be transformed due to the change of these features in time. The urban identity of the coal mining cities is shaped by this mine because in addition to its effect on the socio-cultural, political, spatial and economical aspects on the cities, the effects of architecture in terms of industrial buildings -such as factories, ateliers, warehouses, coal washers, and also the guesthouses, mass housing examples- are strong elements that shapes the city.
The study investigates Zonguldak and Essen, two cities which share a similar urban development history through coal mine. The study also claims that there is transformation in the urban identity of these cities for the last decades. So, the study aims to figure out this transformation in time and understand the reasons behind this transformation. Here, the goal of the study is to explain the current situation of the identity of the two cities after explaining the reasons and the way the cities differ in terms of their urbanization agenda.
A historical and comparative analysis is conducted in order to understand the common urban development histories of the above-mentioned cities. As a result of this analysis, it is understood that these cities are developed in a similar way especially in the first half of the 20th century but by the end of that century the relationship of the cities with coal mining industry got weakened.
The study which is based on a qualitative case study approach by the help of a literature review focusing on both primary and secondary, national and international sources. In this way, both these cases are investigated within the context of this study. In order to understand and put emphasis on the important topics in this research, an in-depth interview with the mayor of Zonguldak is conducted.
The first part of this study is the theoretical framework that investigates the concept of urban identity and the potentials of its’ transformation. Second part concentrates on the conservation of the industrial heritage and the adaptive reuse of the industrial buildings. Adaptive reuse of industrial buildings is a pivotal approach to shed light on the industrial heritage of the cities. Adaptive reuse projects show evidences of the history of architecture, they give us the idea of the materials and the construction technologies of time periods. They also give the idea of the way people work, dwell, socialize, etc. in that particular period of time. That’s why adaptive reuse is such a suitable approach for the protection of the abandoned industrial buildings. The adaptive reuse perspective of Essen is so successful that it shows the evidences of the industrial heritage of the city and makes the old urban identity of the city apparent even though it is transformed. On the other side, it is not possible to claim the adaptive reuse politics of Zonguldak is as successful as Essen even though they share a similar urban development history in terms of coal mining. But the interview with the mayor that uses the benefits of the oral history methodology and the newspaper news are promising new adaptive reuse projects for Zonguldak as important steps for the conservation of the buildings and the urban identity of the city. So, the third part of the study focuses on the urban dwelling backgrounds of these two cities in a historiographic way to be able to read their coal mining stories in a comparative way. This part questions the similarities and differences of the urban identity of this two examples and looks into their adaptive reuse of the industrial heritage approaches to understand the effect of adaptive reuse on the transformation.
In sum, the study that tries to understand if a change in the identity of a city is possible shows that the urban identity of Zonguldak and Essen whose urban histories are similar in different geographies are being transformed in different ways because of the different political approaches of the countries on the coal mining industry. It is understood that the loss and the differentiation of the unique and authentic characteristics of the cities cause a transformation in the urban identity of a city. When two cities are compared it is realized that a holistic urban planning approach in Germany supported with adaptive reuse, feeds the potential of Essen both in socio-cultural, economic and touristic aspects. But in the case of Turkey, there is not a similar evaluation where it might be beneficial for the construction of the urban identity of Zonguldak. Therefore, in this study, further researches focusing on that specific subject related with Zonguldak are suggested.

REVIEW ARTICLE
9.Examination of New Generation Office Designs
Dilara Karakurumer, Aysen Cevriye Benli
doi: 10.14744/tasarimkuram.2021.79836  Pages 131 - 156
Teknolojik gelişim, yeni nesil kullanıcılar ile birlikte yaşamı değişim ve dönüşüme zorlamaktadır. Değişimi tetikleyen ögelerin başında, kullanıcıların yeni gereksinimleri gelmektedir. Küresel ölçekte hemen her alanda değişimler görülmektedir. Bu değişim, çalışma alanlarına da yansımaktadır. Dünyada farklı konumlarda, farklı tasarımlarda ofis yapılarını görmek olasıdır. Ancak son yıllarda genel hatlarıyla evrenselleşen bir ofis anlayışı baskın olmaya başlamıştır. Bunlar, yüksek teknolojiye sahip, geniş sosyal olanakları içinde barındıran ve çağa ayak uyduran yeni nesil ofislerdir. Yeni nesil ofis, yalnızca yeni inşa edilmiş bir bina değil; teknolojinin getirdiği yenilikleri izleyen, sosyal yaşama büyük önem veren ve verimliliği her alanda ana öge alan yeni kuşak dünya eğilimi bir ofis olarak öne çıkmaktadır. Geçmişte ofis verimliliği temel olarak; metrekare/kişi sayısı gibi kolay bir hesap ile yapılırken, günümüzde içerdiği sosyal olanaklar, teknolojik mekânlar, ortak çalışma alanları, eğlence ve etkinlik alanları gibi gereksinimlerin bütününden oluşmaktadır. Geçmişten günümüze değişen gereksinimler doğrultusunda farklı bir noktaya gelen ofis tasarımlarında özgür, dinamik, yaratıcı, katılımcı Y kuşağı etkin olmaktadır. Günümüzde çalışma hayatına katılan Y kuşağının teknolojiye olan bağımlılığı çalışma düzenini biçimlendirmektedir. Araştırmanın ana konusu; yeni nesil ofis tasarımları ve bu tasarım ölçütlerinin araştırılması, incelenmesi ve örnekler yönünden irdelenmesidir. Bu bağlamda “Yeni nesil ofis tasarımları nasıl yapılmaktadır, bu tasarımların kullanıcılar için verimlilik ve salgınla baş etmede olumlu yönleri nelerdir?” araştırmanın asıl sorusudur. Yeni nesil ofis mekânlarının sürdürülebilir olabilmesi için de gereken özellikler araştırılıp ortaya konularak yararlarının uygulamalara katkısı da bu çalışmanın amacı ve kapsamını oluşturur. Yeni nesil ofis tasarımlarının; Y kuşağı, salgın hastalıklar ve sürdürülebilirlik açısından değerlerinin anlaşılması konunun önemini ortaya koymaktadır.
Technological developments and new generation users force life to change and transform. One of the principal factors that is compelling this change is from the new requirements of users. On a global scale, it is observed the changes in almost every area. The reflection of this change is seen in the working space also. In the world, it is possible to see the different office designs in different locations. However, in recent years, generally a universal idea for office design is becoming dominant. These are the new generation offices that have high technology, contain wide social facilities and keep up with the age. The new generation office is not just a newly built building; the new generation, office which follows the innovations brought by technology, attaches great importance to social life and takes efficiency as the main element in every field, stands out as a world trend office. In the past, basically the office efficiency is about an easy calculation of square meter per person, but nowadays it is a total requirement consist of social facilities, technological spaces, common working areas, activity and entertainment spaces. Y generations as free, dynamic, creative, participatory characteristic themselves, are effectives in office designs which are in a different point with the direction of changing requirements from past to the present. Today, Y generations who are participating to working life with themselves’ dependence for technology are forming the working order. The main subject of this study is; to research, to investigate the new generation office designs and their design criteria in terms of examples. In this context, “How are the new generation office designs formed, which aspects of these designs are positive in productivity and in dealing with epidemic for users?” is the main question of this research. Since epidemic diseases are also a problem on the agenda today, the examination of new generation office spaces will also be discussed through this subject. The features required for the sustainability of the new generation office spaces are researched and revealed, and the contribution of their benefits to the applications constitutes the purpose and scope of this study. To understand the values in the aspects of sustainability, pandemic and Y generation for the new generation office designs, is exposed the importance of the subject. In this study, although a method from general to specific is followed, it has been tried to research the formation of the new generation office buildings by the beginning of office buildings formation. The study is supported by visual data as much as possible by choosing current and contributing examples. The theses, articles, books and internet data related to the subject are the data for supply information. The main material of the study is the research of new generation office buildings. The evaluation in the resume of the historical development for the office buildings and office concept the discuss the problem for the Y generation users, productivity, sustainability and epidemic diseases aspects of the new generation office buildings are the auxiliary materials of the study. It is seen that is referred to create the social areas in the different contents and to use the methods in details for sustainable designs in the new generation office buildings where the human at their center, the comfort, the function, the freedom at their essence for the aim to provide the requirement of the users. It is created an office area in expectations of Y generation users by its logic and self-sacrificing intents and as a pioneer in technologic innovation of future design for both employers and new generation designers. Increase in working motivation is providing to produce more efficient products and a correlative content between the workers and employers. While the generation offices are creating this satisfaction, it is tried to present a foresight for what to do in working conditions under the effects of epidemic for the sustainability. Finally; with this study, it is aimed to contribute to the application by examining the importance of new generation office designs in order to achieve the best results and to establish long-term business relationships with happy, commit, eager to work, productive users in all living conditions.

RESEARCH
10.Reproduction of an Artwork Through the Changing Spatial Context: A Critical Reading on Turkish Mosaic in NATO HQ
Ezgi Yavuz, Baharak Tabibi
doi: 10.14744/tasarimkuram.2022.74429  Pages 157 - 171
Bu yazının amacı, Bedri Rahmi Eyüboğlu tarafından yapılan Türkiye’nin NATO Binasına bir hediyesi olan Türk mozaiğinin NATO Paris genel merkezinden (1954-60) Belçika’ya olan yolculuğunun mekansal ilişkilerinin izini sürmektir. Bu anlamda, yapıtın yaşam yolculuğunun tartışılması, onun değişen anlamını ortaya çıkarmaya çalışırken odak noktası olacaktır. NATO genel merkez binası pek çok katmanı ve çağrışımı içinde barındırmaktadır. Sanat eserlerinin yapıya dahil edilmesi, birlikteki farklı kültürlere ilişkin biçimde yapıya farklı değerleri getirmektedir. Ancak asıl amaç, mekana özgü bir eser olan Türk mozaiğinin yeri değiştirildiğinde kazanacağı yeni anlamı irdelemektir. Dolayısıyla makale, bu eserin yolculuğunu değerlendirirken yeni bir temsil biçimine dönüşüp dönüşmediğini veya aurasını yitirip yitirmediğini anlamaya çalışacaktır. Bir sanat eseri, bir yapıya büyük oranda bağlı ve uzamsal bir imgelemin bir parçası olduğunda, yeni çevresiyle yeniden özdeşleştiği ve başka bir şeye gönderme yapabileceği iddia edilebilir. Bu bağlamda, bu çeşitli varoluş biçimleri yazıda küyerelleşme, yer duygusu, yeniden üretim ve sergileme sanatı kavramları üzerinden yorumlanacaktır.
Postwar period can be recognized as a turning point through the introduction of new patterns and new typologies in design activities, which were actually the result of current demands. Although there was a partial commitment to the fundamental benchmarks of modernism, this period revealed to have a critical stance on modernism and it aspired for an adaptable solution for the current needs of the postwar era. In addition to these, the alleged relation of architecture with the plastic arts also began to be re-evaluated and rethought in order to go beyond the impasse, which modern architecture was encountering. Integration of arts to architecture suggested a suitable recipe against the oscillation between the local and the global. This approach was also remarkable in the sense that it brought along a public meaning to the buildings as a modern impulse of the day. The aim of this paper is to discuss the artworks in NATO Paris headquarters (1954-60) but mainly concentrate on Turkish mosaic. The study will trace the journey of Turkish mosaic performed by Bedri Rahmi Eyüboğlu) from Paris to Belgium headquarters through its spatial relations. By this means the discussion of the afterlife of this artwork will be the focal point when trying to uncover the changed meaning of it. The building of an international institution, like NATO headquarters, is supposed to be filled up with many layers and connotations. Therefore Paris headquarters was seen as the political and administrative center of the alliance. By means of this role, the integration of the artworks brought different ethos to the structure, particular to different cultures participated in the alliance. So the study questions this new layers of meaning, where it also embodies and promotes the alliance itself. The Paris headquarters eventually became a place, as the paper argues, where the alliance of art and architecture, and of the local and the global exist. Apart from this discussion, the main intention is to scrutinize the new meaning and/or function that a site-specific artwork Turkish mosaic would attain, when it is relocated. Bedri Rahmi Eyüboğlu, who had many collaborations with architects in Turkey, designed this mosaic panel (1959-60) for a specific location at Paris headquarters and performed the artwork in situ contrary to the other artworks donated to NATO building. So when considering the journey of this piece, the paper will try to understand whether it evolved to a new form of representation and lost its aura as defined by Walter Benjamin, or not. When an artwork is highly attached to a structure and a part of a spatial vision, it can be argued that it is re-identified with its new surroundings, which may allude to something else. This various modes of being is interpreted and critically analyzed through the concepts of sense of place and reproduction, glocalization and art of exhibitionality. In this example, in terms of the contextuality, when it is relocated, the artwork is situated in the non-place. And while it preserves its object-entity, the artwork-entity seems to be shattered. Thus, moving the artwork from a place where it is thematically compatible breaks off the artwork from its origin. This eventually brings the artwork a new point where it is reproduced.

RESEARCH (THESIS)
11.Artvin Province Camili Basin Method Proposal for Contemporary Housing Design and Implementation
Esra Karahan, Suphi Saatçi
doi: 10.14744/tasarimkuram.2022.69077  Pages 172 - 193
Camili Havzası’nın geleneksel mimarisi, bölgenin iklim koşulları, topoğrafya özellikleri, yerel malzeme ve yerel inşa bilgisi çerçevesinde alınabilecek mimari kararların ve uygulamaların başarılı örneklerini içermekte, bölge insanının, doğa ve çevresi ile ilişkilerini yansıtmaktadır. Havzanın geleneksel mimarisi yapım sistemi ahşap yığmadır. Bölgede bu yapım tekniği ile inşa edilen yapıların, ön yapım mantığında kurgulanmış olması, havzanın geleneksel mimarisinin dikkat çekici özellikleri arasındadır. Havzanın insan yaşamını zorlayıcı iklim koşulları, iş imkânlarının kısıtlı olması, yıllar içinde bölgeden göçe neden olmuştur. Günümüzde ise, iyileşen karayolu ulaşımı, yerelde yapılan kalkınma öncelikli projeler ile ekolojik tarımın desteklenmesi, sivil toplum örgütlerinin bölgede yürüttüğü çalışmalar ile arıcılığın gelişmesi, doğa turizminin yaygınlaşması ile bölgeye ilginin artması ve turizmin getirdiği yeni iş olanakları gibi etkenler, geri göçe neden olmakta, artan nüfusla birlikte yeni konutların yapılması zorunlu hale gelmektedir. Camili Havzası’ndaki yerleşimlerde, güncel konut üretiminde izlenmesi gereken tasarım ve yapım yöntemlerinin araştırılması, bu makalenin çalışma konusu olmuştur.
Camili Basin, comprising of six settlements, is located in the Eastern Black Sea region of Turkey, within Artvin Province and surrounded by biologically rich forests having high conservation value. In 2005, Camili Basin was officially registered as a biosphere area by UNESCO. This research includes the traditional architecture of the Camili Basin, local climatic conditions and topographic characteristics, successful examples of architectural decisions and practice within the framework of local materials and local construction knowledge and reflects the relations of the people of the region with nature and their environment. The traditional construction system of the basin is wood masonry. The structures built with this construction technique designed with pre-built logic is one of the remarkable characteristics of the traditional architecture of the basin. The climatic conditions of the basin that are challenging for daily life and limited job opportunities have caused migration from the region over the years. Today, improving living conditions and increasing job opportunities cause back-migration, and it becomes necessary to build new houses with the increasing population. The wooden masonry construction system being still viable, is used in the new constructions. However, it is observed that garden floors made with stone masonry and living floors made with wooden carcass in the traditional construction system, are started to be made with reinforced concrete carcass construction technique, and for the public buildings reinforced concrete carcass system is used completely. Structures or building sections constructed using the reinforced concrete carcass construction system, which local craftsmen are unfamiliar with, appears as problematic and unqualitative buildings aesthetically and construction-wise, due to the reasons of highly humid climatic conditions of the region, the soil structure being prone to erosion, and the lack of technical knowledge of the craftsmen. The people of the region and the local administrators are concerned about the structural and aesthetic problems that arise especially with the newly built houses in the basin, but any solutions cannot be produced. From this point of view, determining the answers to the question of which design and construction methods should be followed in the current housing construction in Camili Basin is the working area of this article. Today, for the construction of qualitative buildings with architectural value, it has become necessary to receive architectural and engineering services of professionals who are experts in their fields, from the project stage to the completion of the building, due to the diversity of current materials and construction systems, and the increasing complexity of building equipment. Nevertheless, it has been observed that aforementioned services could not or were not intentionally received in the house constructions in the Camili Basin. In the production process of the traditional architecture, the unwritten traditional standards system, which was established over time with social agreements, plays a decisive role from the design stage to the completion of the building which forms the traditional architectural character specific to the region. Nowadays, a series of construction standards in line with the needs and tendencies of the local should be established and developed, taking into account the universal building standards. What is meant by the concept of new standards is not the type projects for the implementation of a structure or several structures. Architects and engineers who are experts in their fields will be able to take an active part in the creation and implementation of these standards, and construction will be carried out by local builders.

RESEARCH
12.Comparison of Ecological Building and Energy Efficient Building with Simple Additive Weighting Method in the Scope of Sustainable Architecture
Şafak Beşiroğlu, Ece Özmen
doi: 10.14744/tasarimkuram.2022.00378  Pages 194 - 205
Sanayi Devrimi sonrası büyük bir hızla artan kentleşme, artan enerji ihtiyacı ve kontrolsüz yapılaşma gibi faktörler kaynakların hızla tüketilmesine neden olmaktadır. Kontrolsüz tüketimin artması hava ve çevre kirliliğine, ekolojik ayak izinin artmasına ve iklimsel değişikliklere yol açmaktadır. Enerji kaynaklarını gelecek nesillere aktarabilmenin oldukça güç olduğu hatta mevcut ihtiyacı bile zaman geçtikçe karşılamakta zorluk çekileceği yapılan araştırmalarla gözler önüne serilmektedir. Sürdürülebilirlik kavramı karşılaşılan bu tüketim karşısında kaynakların verimli kullanılması, gelecek nesillere aktarılabilmesi yönüyle önem kazanmış, farklı birçok disiplinin araştırma konusu haline gelmiştir. Mimarlık disiplini de sürdürülebilir bir dünya için atılması gereken adımların bir basamağı olarak sürdürülebilir mimarlık yaklaşımlarını benimsemektedir. Sürekli gündemde olan sürdürülebilir tasarım yaklaşımları, gelecek nesillere nasıl bir dünya bırakmak istediğimiz ile yakın ilişkili olup önemi giderek artan bir konudur. Bu çalışma, ekolojik bina ile enerji etkin bina kavram ve ilkelerinin sürdürülebilir mimarlık kavramı ve ilkeleri içerisindeki yerini anlamaya çalışmak üzerine oluşturulmuştur. Ekolojik Bina ve Enerji Etkin Bina, Sürdürülebilir Mimarlık kapsamında “Kaynak Yönetimi”, “Yaşam Döngüsü Tasarımı” ve “Yaşam Kalitesi İçin Tasarım” ana ilkeleri doğrultusunda Basit Toplamlı Ağırlıklandırma (SAW) Yöntemi kullanılarak analiz edilmiş ve karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak, ekolojik bina ve enerji etkin bina yaklaşımlarının sürdürülebilirlik temelli ilkeleri olan, ana omurga olarak sürdürülebilir mimarlığa dayanan bina yaklaşımlarıdır. Fakat enerji etkin binalar, ekolojik binalar kadar sürdürülebilir mimarlık ilkelerini karşılamamaktadır. Enerji verimliliğini öncelik olarak belirlenmiş enerji etkin binalar sürdürülebilir mimarlık yönüyle ekolojik binalara göre zayıf kalmaktadır. Çalışmanın sonuçları olarak görülen birçok kesişim ilkesi yönüyle birbirleri içerisine geçen kümeler olarak ele alınmasının mümkün olduğu enerji etkin bina, ekolojik binaların en kapsayıcı kümesi sürdürülebilir mimarlık olmuştur.
Factors such as rapidly increasing urbanization, increasing energy need and uncontrolled construction after the Industrial Revolution cause rapid consumption of resources. The increase in uncontrolled consumption leads to air and environmental pollution, an increase in ecological footprint and climatic changes. The consequences of global warming have begun to be seen tangibly. At the same time, it is revealed by the researches that it will be difficult to meet even the current need, which is very difficult to transfer energy resources to future generations. The concept of sustainability has gained importance in terms of efficient use of resources and transferring them to future generations in the face of this consumption, and has become a research topic of many different disciplines. Studies on sustainability, which has a wide scope from political-economic policies to energy resources, production, social structure and architecture, continue. The discipline of architecture also advances by adopting sustainable architecture approaches as a step in the steps to be taken for a sustainable world. This research study aims to contribute to the literature by considering the principles of ecological building and energy efficient building, from the concept of sustainability to sustainable architecture approaches. Basically, the aim is to try to understand the place of ecological building and energy efficient building concepts and principles within the concept and principles of sustainable architecture. Ecological Building and Energy Efficient Building were compared using the Simple Additive Weighting (SAW) Method in line with the main principles of “Resource Management”, “Life Cycle Design” and “Design for Quality of Life” within the scope of Sustainable Architecture. While the weight values were found with the Simple Additive Weight Method, which is a preferred method because it is mathematically simple and gives objective results, the principles of “Resource Management”, “Life Cycle Design” and “Design for Quality of Life” were given a fixed value. While giving this value, the number 12, which is the common multiple of these numbers, was determined since there were 4-3-3 strategies belonging to 3 principles. After determining the total score for each alternative, a value was obtained by dividing the criteria of each strategy by this fixed number. Based on the principle of resource management, it is based on the effective use of resources and consists of strategies to reduce the consumption of non-renewable resources. Life cycle design is handled with the “cradle to grave” approach and covers all processes from obtaining resources to returning to nature. In other words, it is the adventure of transforming from one shape to another that can be useful. For this reason, it is examined in three different periods: pre-building, building and post-building. The principle of design for quality of life consists of the protection of natural conditions, urban design and planning, design for human health and comfort strategies and their design methods. According to the results obtained from the SAW method, it was seen that the Ecological Building supplied 90%, while the Energy Efficient Building supplied 63% under the Resource Management heading. When the methods belonging to all periods within the life cycle design principles are examined, the Ecological Building meets the whole, while the Energy Efficient Building supplys only 34%. This is a serious difference. Energy efficient design cannot provide solutions to the problems created in the life cycle of buildings in order to present a sustainable structure. In the context of the design principle for quality of life, the Ecological Building can still cover the whole, while the Energy Efficient Building can cover half. All of these criteria primarily aim to increase the quality of life of humans and other living species. When these three principles are evaluated together, the criteria (principles, strategies and methods) listed in the context of sustainable architecture supplied 97% of the Ecological Building and 49% of the Energy Efficient Building. The main conclusion reached in the light of these results is the relationship between the concepts of Sustainable Architecture, Ecological Building and Energy Efficient Building. All of the principles considered above (Resource Management, Life Cycle Design and Design for Quality of Life) interact with nature directly or indirectly, but Efficient Use of Energy, which is the intersection point of all these compared approaches (Sustainable Architecture, Ecological Building and Energy Efficient Building) stands in an effective place. As a result, it has been seen that ecological building and energy efficient building approaches are sustainability-based principles and are based on sustainable architecture as the main backbone. However, energy efficient buildings do not meet the principles of sustainable architecture as much as ecological buildings. A scheme has been put forward in which energy efficient building, ecological building and sustainable architecture as the most inclusive cluster are included as intertwined clusters.

13.Critique of Industrial Design from Past to Present: An Overview
Merve Yavuz, Serkan Güneş
doi: 10.14744/tasarimkuram.2022.22043  Pages 206 - 222
Endüstriyel tasarım, görece yeni bir meslek olsa da tasarım etkinliği belki diğer tüm meslekleri önceler. Hatta insan faydası için yararlı bir amaca hizmet edecek nesneler yapma pratiği insan ırkına atfedilen temel özelliklerden biridir. Bu insana içkin, fayda temelli pratiğin sanayi devrimi sonrası ticari bir etkinlik olarak ortaya çıkışıyla yoğun eleştirilerin hedefi olması, çoğunlukla Marksist eleştirel teoriye dayanır. Endüstriyel tasarım etkinliği meslek olarak kurumsallaşması ile kendi var oluş iddiasını, insan ihtiyaç ve isteklerini tatmin eden nesneler yaratarak yaşam kalitesini artırmak olarak ortaya koyar. Endüstriyel tasarım mesleğinin ortaya çıkış nedeni olan sanayi devriminin, üretim maliyetlerini azaltması ve üretimi artırması, böylece nesnelerin herkesçe erişilebilir hale gelmesi ile toplumsal refahın artması, benzer şekilde modern kapitalizmin de vaatlerinden biridir. Çalışmada var oluş nedeninin insan faydası olduğunu iddia eden endüstriyel tasarım disiplininin, nasıl olup da kapitalizme hizmet etme yolunda üretim ilişkilerini gizlemek, bireyleri manipüle ederek tüketimi tahrik etmek ve doğayı tahrip etmek gibi konularda suçlandığı, tasarım tarihindeki gelişmeler ve eleştirel teorideki yankıları bağlamında tartışılmıştır. Literatüre disipline etkiyen sosyal, kültürel, ekonomik ve bilimsel gelişmeler temel alınarak, tarihselci bir anlayış ile yaklaşılmış, eleştiriler söz konusu etmenlere bağlı olarak erken dönem, modern dönem ve post modern dönem olmak üzere üç tarihsel süreçte sınıflandırılmıştır. Erken dönem seri üretimin gündelik tüketim nesnelerinde yaygınlaştığı ve disiplinin ticari bir faaliyet olarak ortaya çıktığı dönemi, modern dönem modernizm etkisindeki etkinliğin meslek olarak tanındığı 1940 ve 1970’li yıllar arası dönemi, post-modern dönem ise modernizmin çözüldüğü, tasarım sürecinde insan faktörünün ön plana çıktığı dönemi ifade etmektedir.
Although the industrial design is a relatively new profession, design activity itself precedes all other professions. The practice of making valuable objects is one of the main characteristics attributed to the human race. This immanent in human, utility-based practice has often been the target of Marxist criticism after it emerged as a commercial activity with the industrial revolution. The main criticisms targeting the industrial design are intrinsically directed towards the capitalist mode of production, which is the reason for the existence of the activity and the natural consequences of this mode of production. Surprisingly, these criticisms are neglected in the expectation of a unilateral benefit from industrial design, which can only be possible in a non-tradable design activity. The industrial designer is expected to neglect the requirements of mass production and serve only for the user’s benefit. After its institutionalization as a profession, industrial design justifies its existence as improving quality of daily life by creating machine-made objects that satisfy human needs and desires. Similarly, improving social welfare by throwing open objects accessible to everyone, which is only possible through industrial production that increases productivity and reduces costs, is one of the promises of modern capitalism. In the study, how the industrial design, whose raison d’être is to behoove people to raise the quality of life, is accused of hiding relations of production, indirectly ravaging nature through-provoking consumption by manipulating individuals in the way of serving capitalism is discussed in the context of developments in design history and its repercussions in critical theory. The critics are categorized into three historical processes: early modern period, modern period, and post-modern period. Literature is approached with a historical understanding by considering the social, cultural, economic, and scientific developments that affect the activity. The early modern period refers to the period in which discipline emerged as a commercial activity; the modern period refers to the period when activity is recognized as a profession. The post-modern period refers to the period after the paradigm shift in the field. It is possible to say that the critique of industrial design in its early modern period was generally oriented towards the social effects of the division of manual and mental labor under the influence of Marx’s theory of alienation and the dehumanized aesthetics of machine products. On the other hand, it is claimed that the plainness and functionalist forms caused by the mode of production bring class inequalities into view. According to critics, capitalists, realizing the tension created by machine production, first try to ornament mass-produced products to hide the production relations that become visible in consumer products. After a while, they create a new aesthetic approach claiming that function is a prime mover that determines the evolution of products. With the Bauhaus movement, in which cultural and historical elements are excluded from the product, and its function determines its aesthetics, industrial design activity takes its modern form. In the modern period, it is possible to say that the criticisms are mainly directed towards rationalism and positivism, which exclude human feelings, intuitions, and values in the design process. Within the scientific conceptualization of the world, the design is demystified, the designer is purged of intuitions and emotions, and the design process is reduced to a planned, directional, rational process. The endeavor of designers to make the design process systematic, scientific and predictable leads to reductionism. It eventuates in functionalism, in which human psychological needs are ignored at the expense of clarity and certainty. Finally, in the post-modern period, the view that a product should take form based on its function is replaced by that the product should take form based on how a user makes sense of it. By placing people at its center, the industrial design becomes prominent in the competition since it increases sales. Consequently, the knives are out for the profession, this time related to consumer manipulation. In the industrial design nomenclature, the prefix industrial, which refers to the dominant mode of capitalist production, creates tension in the values inherent in the design. This nomenclature defines the design’s position within the division of labor. Therefore, it gives the designer responsibility to optimize the benefits of the producer and consumer. It seems natural that the political economy thinkers, who are positioned outside the mainstream economic understanding, project entire critiques of capitalism to the industrial design profession, which seems to be at the exact center of the production and consumption relations. Nevertheless, industrial designers did not remain indifferent to all these criticisms and developed discourses such as green design, sustainable design, accessible design, social design, democratic design, universal design, participatory design. The study does not aim to confirm or refute the critics of industrial design but only to shed light on them in the historical conditions.

LookUs & Online Makale